Albert Camus

Aşağa gitmek

Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:29 pm


Albert Camus (7 Kasım 1913 – 4 Ocak 1960), Fransız bir yazar ve filozoftur.

Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz.1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.Bir söylentiye göre de kazayla ölmemiş,kendini arabanın önüne atmıştır.
Romanları
Yabancı (L'Étranger) (1942)
Veba (La Peste) (1947)
Düşüş (La Chute) (1956)
Mutlu Ölüm (La Mort heureuse) (ölümünden sonra, 1970)
İlk Adam ((Le premier homme) (ölümünden sonra, 1995)
Hikayeleri
Sürgün ve Krallık (L'exil et le royaume) (1957)
Oyunlar
Caligula (1938`de yazıldı, 1945`de]
Denemeler
Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisyphe) (1942)
Denemeler
Tersi ve Yüzü (L'envers et l'endroit) (1937)
Başkaldıran İnsan (L'Homme révolté) (1951)
Düğün ve Bir Alman Dosta Mektuplar (Lettre a un ami allemand) (1945)


En son Evanescense tarafından Salı Ara. 07, 2010 3:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:30 pm

Camus`ye göre "saçma"
Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söylencesi"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir.

Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar.

Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz.

Varoluşuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri
Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söylencesi`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.

Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler:

"Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt`ü Sisifos Söylencesi`de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım."


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:30 pm

Defterlerden
‘..pencerenin öte yanında şu bahçenin yalnızca duvarlarını görüyorum.. ve ışığın aktığı şu birkaç yaprak.. daha yukarıda , yine yapraklar.. daha yukarıda güneş.. ve dışarıda hissedilen bu neşeli havadan , dünyaya yayılan tüm bu sevinçten , yaprakların beyaz perdelerin üstünde oynaşan gölgelerini fark edebiliyorum yalnızca.. beş güneş ışını da , odaya kuru otların yanık kokusunu akıtıyor ısrarla.. bir esinti , ve perdenin üstünde gölgeler hareketleniyor.. bir bulut güneşi örtüp, sonra güneşin önünden çekildiğinde , şu mimozalı vazonun parlak sarısı gölgede beliriveriyor.. bütün bunlar , doğuveren tek bir ışıltı ile karmakarışık ve sersemletici bir sevince boğulmama yetiyor..

mağarayı andıran oyuğun tutsağı ben , dünyanın gölgesinin karşısında yalnızım.. ocak ayı , öğleden sonra.. ama soğuk , havanın derinlerinde duruyor.. her yerde , her şeyi ölümsüz bir gülümsemeyle örten , ama tırnakla kırılıverecek kadar incecik bir güneş tabakası.. ben kimim ve ışıkla yaprakların oyununa katılmaktan başka ne yapabilirim.. içinde sigaramın tükendiği bu güneş ışını olmak , bu hoşluk , havadan solunan bu dingin tutku olmak.. kendime erişmeye çalışırsam , bunu ışığın derinlerinde başarabilirim.. ve dünyanın gizini ele veren bu hoş tadı hissetmeye , tadını çıkarmaya çalışırsam , evrenin derinlerinde kendimi bulurum.. kendimi , yani beni görüntüden kurtaran bu en uç noktadaki coşkuyu.. birazdan , başka şeyler ve insanlar beni yeniden ele geçirecekler.. ama şu dakikayı zamanın dokusundan kesip ayırmama izin veriniz , başkalarının sayfaların arasına bir çiçek bırakması gibi.. onlar , aşkın kendilerine hafifçe dokunuverdiği bir gezintiyi sayfaların arasına hapsederler.. ve ben de geziniyorum , ama beni bir tanrı okşuyor.. yaşam kısadır ve zaman yitirmek günahtır.. bütün gün boyunca zaman yitiriyorum ve ötekiler çok çalışkan olduğumu söylüyorlar.. bugün mola verdim ve kalbim başını alıp kendisiyle tanışmaya gidiyor..

yine bir iç sıkıntısıyla boğulursam , bu cıva zerreleri gibi parmaklarımın arasından kayan o elle tutulamayan anı hissettiğim içindir.. dünyadan ayrılmak isteyenleri bırakınız… ben hiç yakınmıyorum , çünkü doğuşumu seyrediyorum.. bu dünyadan mutluyum çünkü bu dünya benim krallığım.. geçip giden bulut ve solan an. Kendi ölümüm kendimde.. kitap sevilen bir sayfaya açılır.. bugün , dünyanın kitabının açıldığı sayfa ne kadar da yavan.. acı çektiği doğru mu , acı çekiyor olduğum doğru değil mi ; ve çekilen bu acı başımı döndürüyor çünkü bu acı , bu güneş ve bu gölgelerdir , bu sıcak ve havanın derinliklerinden gelen , çok uzaktan hissedilen bu soğuktur.. her şey , gökyüzünün tüm doluluğunu boşalttığı şu pencerede yazılı olduğuna göre , bir şeyler ölüyor mu , insanlar acı çekiyorlar mı diye sormalıyım kendi kendime.. önemli olan insan olmak , yalın olmaktır diyebilirim ve birazdan diyeceğim.. hayır , önemli olan doğru olmaktır ve bunun içinde hepsi vardır , insanlık da yalınlık da.. ve dünyada olduğum zamana değilse ne zaman daha gerçek ve daha saydam olurum ?

doyumsuz sessizlik anı.. insanlar sustu.. ama dünyanın ezgisi yükseliyor ve ben , oyuğun dibine zincirlenmiş, arzulamadığım halde mutluyum.. ölümsüzlük burada ve ben umutla onu bekliyordum.. şimdi konuşabilirim.. bendeki benim bu süre giden mevcudiyetinden daha fazla ne dileyebileceğimi bilmiyorum.. şimdi mutlu olmayı değil yalnızca bilinçli olmayı diliyorum.. insan dünyadan koptuğunu sanıyor , ama içinde hissettiği bu direnci kırmak için , altın sarısı tozlar içinden bir zeytin ağacının yükselmesi , sabah güneşiyle göz kamaştıran kumsallar yeter.. benden bu kadar.. olabilecek şeylerin bilincindeyim , bu sorumluluğu alıyorum.. yaşamın her anı kendi mucizevi değerini ve çehresinin sonsuz gençliğini taşıyor..’


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:31 pm

İSVEÇ SÖYLEVİ

Ben kendi hesabıma sanatım olmadan yaşayamam. Ama bu sanatı her şeyin üstüne koymuş da değilim. Tersine, onsuz edemeyişim, onun beni herkesle bir etmesi ve olduğumdan başka türlü olmaksızın herkesle bir düzeyde yaşatmasıdır. Sanat, benim için tek basma tadı çıkarılan bir şey değildir. Sanat bence, en büyük sayıda insanı, ortak acılar ve sevinçlerle coşturacak görüntüleri, biçimleri bulmaktır. Demek ki sanat, sanatçıyı insanlardan ayrılmamaya zorlar; onu, en gündelik ve en evrensel gerçeğe bağlar. Ve çok kez, kendilerini başkalarından ayrı gördükleri için, sanatı seçenler kısa bir zaman sonra anlarlar ki, sanatlarını ve başkalıklarım ancak herkesle benzerliklerini ortaya koyarak gösterebilirler. Sanatçı, kendini bu başkalarına gidip gelme ile yoğurur: Vazgeçemediği güzellik ve kopamadığı topluluk arasındadır. Onun için gerçek sanatçılar hiçbir şeyi küçük görmezler; yargılamaya değil, anlamaya çalışırlar. Ve dünyada tutacakları bir yer varsa, o da, Nietzsche'nin çok güzel söylediği gibi, yargıcın değil, işçi olsun aydın olsun, yaratıcının başa geçeceği bir dünya olacaktır.

Buna inandık mı, yazarın rolü, ister istemez, güçleşiyor. Sanatçı, tanımı gereği, bugün tarihi yapanların buyruğuna giremez: Tersine, ona katılanların buyruğundadır. Yoksa tek başına ve sanatının uzağında kalır. Zorbalık milyonlarca adamı ile birlikte onu yalnızlığından ayıramaz, onlara ayak uydurmaya kalkışsa bile, hatta asıl o zaman. Ama dünyanın öbür ucunda hapse girmiş ve hor görülmüş, bilmediğimiz bir insanın çıkmayan sesi, yazarı yalnızlığından kurtarmaya yeter, hiç değilse, özgürlüğün sağladığı olanaklar içinde, o çıkmayan sesi unutmamayı ve onu sanat yoluyla duyurmayı başardıkça.

Hiçbirimiz böylesine büyük bir işin adamı değiliz. İster bütün ömrünce ünsüz ya da bir zaman için ünlü olsun, ister zorbaların zincirlerine vurulsun, ister bir süre dileğini özgürce söylesin, yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın, elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: Gerçeği ve özgürlüğü. Sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz, çünkü yalan da kölelik de, bulundukları yerde yalnızlıkları çoğaltırlar. Tek tek olarak sakatlıklarımız ne olursa olsun, soylu yazarlık sanatı, korunması güç olan şu iki ödeve bağlı kalacaktır : Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak.

Albert Camus - Denemeler


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:32 pm

BİLMECE

Göğün tepesinden düşen güneş dalgaları, çevremizdeki kırda sıçrayıp duruyor kırasıya. Bu patırtı karşısında susuyor her şey. Karşıda Luberon Dağı soluk almadan dinlediğim bir donmuş sessizlik yığını sanki. Kulak kabartıyorum: Uzaktan gelenler var bana doğru; gözle göremediğim dostlar çağırıyor beni; sevincim büyüyor, eskisi gibi. İşte, yeni bir mutlu bilmece her şeyin gizini açıyor bana.

Dünyanın saçmalığı nerede? Bu parıltıda mı, yoksa onun yokluğunu düşünmemde mi? Kafamdaki bunca güneşlere karşın, neden saçmadan (Bu sözcüğü absürd karşılığı kullanıyoruz. Absürd, akla sığmayan, mantığa aykırı anlamına gelir ve batı dillerinde bir felsefe terimi olarak kullanılır. Matematikte bir düşünce yöntemi olarak da kullanılır. Camus çevirilerini okurken, saçma sözünü abuk sabuk, deli saçması anlamından çok, yukarı ki anlamıyla düşünmeli. Latince, sağır demek olan surdus sözcüğünden kurulan bu söz, ilkin uyumsuz anlamına geliyordu.), karanlıktan yana gittim? Çevremde herkes şaşıyor buna; ben de şaşıyorum bazen. Şöyle diyebilirim onlara ve kendime:

Güneşin kendisi götürdü beni karanlığa; öylesine kalındı ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu. Ama, bu başka türlü de söylenebilir. İsterdim ki, bu alacakaranlık — ki benim için, her zaman gerçeğin ta kendisidir — karşısında, kendimi rahatça anlatayım. Bu alacakaranlığı, dünyanın bu saçmalığını öylesine biliyorum ki, ondan kabaca konuşulmasına dayanamıyorum. Aslında, alacakaranlıktan konuşmak bizi güneşin ta kendisine götürecektir.

Kimse ne olduğunu söyleyemez. Ama ne olmadığını söylediği olur. İstiyorlar ki, arayan adam, neyi bulduğunu söylesin. Bin ağızdan ona neyi bulduğunu söylerler. Ama kendisi, daha bulamadığını bilir. Diyeceksiniz ki, sen ara ve bırak onlar konuşsun. Doğru. Ama uzaktan uzağa insanın kendini savunması da gerek. Ben neyi aradığımı biliyorum, onu ürke ürke adlandırıyorum, o değil diyorum, odur diyorum, ileri varıyorum, geriliyorum. Ama zorluyorlar beni, bulduklarının adını ver, adını ver, kestir at, diyorlar bana. Şahlanıyorum o zaman. Bir şey, adı konduğu anda yitirilmiş değil midir? İşte, hiç olmazsa bunu söyleyebiliyorum.

Bir dostumun dediğine bakılırsa, bir adamın iki kişiliği vardır: Biri kendininki, biri de karısının onda gördüğü. Karısına toplum diyelim, o zaman anlarız bir yazarın bütün bir duyuşa verdiği adın, bir yorumla nasıl ondan ayrıldığını ve yazar bir başka şeyden konuşmak istedikçe yüzüne vurulduğunu. Bir şey söylemek, onu yapmak gibidir : «Bu çocuk sizden mi dünyaya geldi?» «Evet», «öyleyse sizin oğlunuz bu çocuk.» «O kadar kolay değil bu iş!» Nitekim Nerval, berbat bir gecede iki kez astı kendini; bir kez kendi dertlerine son vermek için, bir de başkalarına para kazandıracak bir söylence yaratmak için. Kimse ne gerçek mutsuzluk üzerine yazı yazabilir, ne de kimi mutluluklar üzerine. Ben de bunu deneyecek değilim. Ama söylenceye gelince, onu anlatabilir insan ve bir an için olsun, onu söylencelikten çıkardığını sanabilir.

Bir yazar, çokluk, okunmak için yazar. Bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım, ama inanmayalım onlara. Bununla birlikte, bizde yazar, gittikçe okunmama onurunu kazanmak için yazıyor. Yazar, bizim çok satılan gazetelerimizde göz alıcı bir yazı konusu olabildi mi, birçok insanca tanınabilir. Ama bu insanlar onu hiçbir zaman okumayacaklar, adını ve onun üstüne yazılanları bilmekle yetinecekler. O andan sonra bu yazar olduğu gibi değil, aceleci bir gazetecinin onu tanıttığı gibi bilinmiş (daha doğrusu, unutulmuş) olacak. Demek ki, edebiyat dünyasında ad yapmak için artık kitap yazmak gerekli değil. Akşam gazetelerinin ondan bir kitap yazmış gibi söz etmeleri elverir ve kimse de artık bu haberden öteye gitmez.

Kuşkusuz, bu ün büyük küçük, çalınma bir ündür. Ama, ne yapabiliriz? Bundan bir hayır gelmesini beklemekten başka çare yok. Hekimlere göre, kimi hastalıklar hayırlıdır. Çünkü onlar daha büyük birtakım güçlükleri önlemiş olurlar. Böylece, mutlu kabızlar, insana Hızır gibi yetişen damar hastalıkları vardır. Her yaptığımız işin bir sürü lafa ve çabuk yargılara boğulması Fransız yazarına hiç değilse bir alçak gönüllülük dersi verebilir. O yazar ki, mesleğine gittikçe ölçüsüz bir önem veren bir toplum içinde bu alçak gönüllülüğe son derece gereksinimi vardır. Bildiğimiz birkaç gazetede adını görmek insan için yararlı bir sınav oluyor. Ne mutlu bize ki, her gün bedavadan övülerek şanın şerefin boş şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Koparılan gürültü ne kadar güçlü olursa, o kadar çabuk sönüyor. Altıncı Alexandre'ın bu dünyadaki şanın şerefin bir duman gibi gelip geçtiğini unutmamak için önünde yaktırdığı pamuğun alevi gibi.

Ama acı şakayı bırakalım. Bizim konumuz için şu kadarını söylemek yeter: Sanatçı, ister istemez, dişçi ve berber salonlarında hiç hak etmediğini bildiği bir ünün kendi üstünde bir kimlik bırakacağını bilmek ve bunu hoş görmek zorundadır. Zamanımızda beğenilen bir yazar tanıdım. Adı hovardaya çıkmıştı: Her gece, içkili kadınlı cümbüşlerde, çıplak kadınlar, kirli pasaklı çapkınlar arasında yaşıyormuş. Peki ama nasıl oluyor da bu adam, kitaplıklar dolusu yapıt vermiş, buna nerden vakit bulmuş, diye düşünmemiş kimse. Aslında bu yazar, daha birçokları gibi, geceleri uyur, gündüzleri de saatlerce masası başında çalışır, karaciğerini korumak için de madensuyu içer. Ama orta Fransız dinler mi? Kendisi sanki çöl insanları gibi ağzına içki koymaz, sabah akşam yıkanırmış gibi, yazarlarımızdan birinin içki içmeyi, yıkanmamayı öğütlemesine ifrit olur. Buna bol bol örnekler verilebilir. Ben kendim, bir insanın ne kadar ucuza sofuluk ünü kazanabileceğine örnek olabilirim. (Gerçekten ben böyle bir ünün baskısı altındayım, ama dostlarım gülüyor buna. Hiç hak etmediğim ve bile bile katlandığım bu ün yüzümü kızartıyor benim). Değer vermediğiniz bir gazete sahibinin çektiği şölene gitmek onurunu teptiniz mi tamamdır. En basit dürüstlükte, herkes, gizli kapaklı bir*takım ruh sakatlıkları bulmaya çalışır. Kimse düşünmez ki, bu gazete sahibinin şölenine gitmemeniz, ona değer vermediğiniz ya da sıkılmaktan korktuğunuz içindir. Az mı sıkıntılıdır Paris'in o ünlü şölenleri!...

Kısacası, katlanmak gerekiyor buna. Ama sırası gelince, insan yanlışı düzeltmeye çalışabilir, diyebilir ki, insan her zaman saçma üstünde durmaz ya, kimse de umutsuz bir edebiyata inanmaz. Saçma kavramı üzerinde bir deneme yazmak ya da yazmış olmak, olağan bir şeydir. Ama insan, hiç de zavallı kızkardeşine saldırmadan da korkunç günahlar üstüne yazabilir, örneğin, ben hiçbir yerde Sophokles'in babasını öldürdüğünü ve annesiyle günaha girdiğini okumadım. Her yazarın, ister istemez, kendini anlattığı ve kitaplarında yalnız kendisi olduğu düşüncesi bize romantizmin bıraktığı çocukça inançlardan biridir. Tam tersine, bir sanatçının ilkin başkalarıyla, yaşadığı çağla ve çevresindeki insanlarla ilgilenmesi hiç de olmayacak bir şey değildir. Hatta kendini ortaya koyduğu olsa bile, gerçekten ne olduğunu söylemesi binde bir görülecek şeylerdendir. Bir insanın yapıtları, çoğu kez, onun özlediği, heveslendiği şeylerin öyküsüdür. Yapıtınız hiçbir zaman kendi öykünüz değildir, hele yaşamöykümüz olmak savındaki yapıtlarda. Hiçbir insan, hiçbir zaman, kendini olduğu gibi anlatmayı göze alamaz.

Ben, tam tersine, olabildiğim ölçüde nesnel bir yazar olmayı isterdim. Benim nesnel dediğim yazar, konularını hiç kendini hesaba katmadan seçen yazardır. Ama çağımızın, yazan konusuyla karıştırma tutkusu, bu kadarcık özgürlüğü bile çok görür yazara. Ve işte böylece insan, saçmalığın peygamberi oluverir. Oysa ben, zamanımda, sokaklarda bulduğum bir düşünce üzerinde kafa yormaktan başka ne yaptım ki? Böyle bir düşünceyi beslemedim mi, hâlâ da bir yanımla beslemiyor muyum bütün benim yaşımdakilerle birlikte? Hayır, diyemem buna. Şu var ki, ben konuyu incelemek, mantığına varabilmek için gerektiği kadar uzağında durdum. Daha sonra yazdıklarım bunu yeterince gösterir. Ama bir kalıp düşünceyi işlemek, bir incelik üzerinde durmaktan çok daha kolaydır. Benim için kalıp düşünceyi seçtiler: Ben de saçma oldum kaldım.

Beni ilgilendiren ve bir ara üstünde yazı yazdığım yaşantı içinde saçma, yalnızca bir çıkış noktası sayılabilir. Onu anımsamak, coşkusunu duymak, sonraki davranışlarıma karışmış olsa bile. Ama neye yarar bunu söylemek? Haddimi aşmayayım ama, Descartes'in yöntem olarak ele aldığı kuşku da onun bir kuşkucu olmasını gerektirmez. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umudu kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan? İşi pek derinleştirmeden şu kadarını olsun söyleyebiliriz: Salt maddecilik diye bir şey olamaz, çünkü bu kavramı kurabilmek için dünyada maddeden başka bir şey daha olduğunu kabul etmek gerekir. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur, demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama yaşamak ve örneğin, yiyip içmek kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer veriyoruz demektir. Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa, bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, düşündü mü, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.

Elbette bir çeşit iyimserlik var ki, ben onda yokum. Bütün benim yaşımdakiler gibi ben de, Birinci Dünya Savaşının trampet sesleri arasında büyüdüm. O gün bugündür de bizim tarihimiz hep kanla, haksızlıkla, zorbalıkla dolu. Ama bugün insanlar kötümserlik dedikleri bunca canavarlıkları ve aşağılıkları büyütmekle kalıyorlar. Ben kendi hesabıma insanlığın yüzkarasıyla savaşmaktan hiç geri kalmadım, katı yürekli insanlardan tiksindiğim kadar hiçbir şeyden tiksinmedim. Şu var ki, en koyu umutsuzluğumuz içinde, bu umutsuzluğu (bu yadsımacılığı) aşmanın yollarını aradım. Bunu da iyiliğimden, herkesten daha üstün ruhlu olduğumdan yapmış değilim. Ama ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım. Bu sezgi ile insanlar binlerce yıldır yaşamı en büyük acılar içinde bile sevmesini bilmişlerdir. Aiskhylos umutsuzdur çok kez, ama yine de ışık saçar dört bir yana, ısıtır insanı. Onun dünyasının ortasında bulduğumuz cılız bir anlamsızlık, saçmalık değil, bir bilmecedir. Yani, insanın gözünü kamaştırdığı için pek çözemediği bir bilmece. Bunun gibi, eski Yunana layık olmayan ama ona canla başla bağlı kalan bir sürü insan olduğu gibi, tarihimizin yakıcılığı da bize acı gelebilir. Ama yine de bu tarihi tutuyorlar, çünkü onu anlamak istiyorlar.

Kara da olsa, yapıtımızın göbeğinde tükenmez bir güneş parıldıyor ki, o da bugün ovada, tepelerde bağıran güneştir.

Bu böyle olduktan sonra sinsi pamuk ateşi yanabilir; bizi şöyle görüyorlarmış, böyle görüyorlarmış, layık olmadığımız rütbeleri alıyormuşuz, ne çıkar bundan? Biz neysek, ne olacaksak, bu, yaşamımızı, çabamızı doldurmaya yeter. Paris görülmedik bir mağaradır, içinde yaşayanlar, dipteki kayada kımıldanan kendi gölgelerini gerçeğin ta kendisi sanıyorlar. Bu kentin insana kazandırdığı garip ve uçucu ünler de böyle bir şeydir. Ama biz Paris'ten uzakta öğrendik sırtımızda bir başka aydınlık olduğunu, onunla yüz yüze gelmek için zincirlerimizi koparıp arkaya dönmemiz gerektiğini, ölmezden önce ödevimizin her sözümüzde onu dile getirmek olduğunu. Her sanatçı kuşkusuz kendi doğrusunun peşindedir. Büyük bir sanatçı ise, her yapıt onu bu doğrudan yana yaklaştırır ya da, hiç değilse, o kaynağa doğru çeker. O kaynak ki, günün birinde her şeyin içine dökülüp yanacağı uzak güneştir. Eğer şöyle böyle bir sanatçıysa, her yapıtı onu güneşten uzaklaştırır ve o zaman kaynak her yandadır, aydınlık dört bir yana dağılır, eriyip gider. Sanatçıyı inatçı araştırmasında yalnız onu sevenler destekler, bir de, sevdikleri ya da kendilerini yarattıkları için, kendi tutkularında her tutkunun ölçüsünü bulan ve giderek yargılamasını bilen insanlar.

Evet, nedir bütün bu gürültü? Sessizce sevmek ve yaratmak varken! Ama beklemesini bilmeli. Ha biraz daha, güneş nerdeyse tıkayacak ağzımızı.

Albert Camus - Denemeler


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:33 pm

PROMETHEUS CEHENNEMDE

''Karşı koyanı olmadıkça Tanrının bir yanı eksik geliyor bana.'' (Prometheus Kafkasya'da) Lukianos

Bugünün insanı için Prometheus nedir? Gerçi, Tanrılara kafa tutan bu adam çağdaş insanın örneği sayılabilir. Binlerce yıl önceki bu kafa tutma bugün tarihin eşsiz bir sarsıntısı ile sona eriyor da diyebiliriz. Ama bir yandan da, öyle geliyor ki, bu ezilmiş insan bizim aramızda da ezile gitmekte; dünyaya saldığı çığlığa, insan başkaldırısının büyük çığlığına hâlâ sağırız hepimiz.

Gerçekten bugünün insanı sayısız yığınlar halinde bu daracık yeryüzünde çile dolduruyor. Ateşten, yiyecekten yoksun bu insan için özgürlük hiç de acelesi olmayan bir lükstür. Çok daha çekecekleri var insanların; özgürlük ve onun son tanıkları da azalacak gittikçe. Prometheus insanlara ateşi ve özgürlüğü, teknikleri ve sanatları bir arada verecek kadar onları seven bir kahramandı. Bugünkü insanlıksa, yalnız tekniğe gereksinim duyuyor, yalnız onun kaygısında. Başkaldırmasını makineleri içinden yapıyor. Sanatı ve ona bağlı her şeyi bir engel, bir kölelik belirtisi sayıyor. Prometheus'un özelliği, tam tersine, makineyi sanattan ayırmasıdır. Onca, bedenler ve ruhlar bir arada özgürlüğe kavuşabilirler. Bugünün insanı, önce bedenin kurtulması gerektiğini sanıyor. Bu uğurda ruhun bir süre için ölmesine bile razı oluyor. Ama ruh bir süre için ölebilir mi? Doğrusunu isterseniz, Prometheus yeniden gelecek olsa, bugünün insanları ona Tanrıların yaptığını yapardı. İlk simgesi olduğu insanlık adına onu kayaya çivilerlerdi. Bu yenilmiş insana küfür edecek düşman sesleri, Aiskhylos'un tragedyasının eşiğinde çınlayan seslerin aynı olurdu: Gücün ve şiddetin sesleri.

Acaba kısır mevsim, çıplak ağaçlar, dünyanın kışı mı yıkıyor beni? Ama bu ışık özlemi hak veriyor bana. Bir başka dünyayı, benim gerçek yurdumu anlatıyor bana. Başka insanlar için hâlâ bir anlamı kaldı mı o dünyanın? Savaşın başladığı yıl, Odysseus'un izlerinde dolaşmak için gemiye binmek üzereydim. O günlerde yoksul bir delikanlı bile bir denizi aşıp ışıklı dünyalara gitmeye kalkabilirdi. Ama ben de o zaman herkesin yaptığını yaptım. Binmedim gemiye. Cehennemin açılan kapısında tepinen kuyrukta yerimi aldım. Yavaş yavaş girdik hepimiz ve öldürülen ilk günahsızın çığlığı ile kapı kapandı arkamızdan. Cehennemdeydik artık, bir daha da çıkmadık içinden. Altı uzun yıldır alışmaya çalışıyoruz ona. Mutlu adaların sıcak hortlakları çok uzaklarda, ateşsiz ve güneşsiz uzun yılların arkasında görünüyor bize.

Bu ıslak ve karanlık Avrupa'da insan nasıl, yaşlı Chateaubriand'ın Yunanistan'a giden Ampere'e söylediği şu sözü anımsayınca hüzünle ürpermez, aynı acıyı duymaz: «Benim Attika'da gördüğüm hiçbir şeyi bulamayacaksınız. Ne o zeytin ağaçlarının bir yaprağını, ne de üzümlerin bir tanesini. Benim zamanımın otuna bile özlem duyuyorum. Bir çalıyı bile yaşatmaya gücüm yetmedi.»

Biz de taze kanımıza karşın, bu son yüzyılın korkunç yaşlılığına gömülü, bütün çağların otunu, salt kendisi için görmeye gideceğimiz zeytin yaprağını arıyoruz. Her yerde, her yerde onun çığlıkları, acısı, korkuları. Bu yığın yığın yaratıklar arasında cırcırböceklerine yer yok artık. Tarih, üstünde fundalık bitmeyen kısır bir topraktır. Bugünün insanı yine de tarihi seçti. Ondan ayrılamazdı festen, ayrılması da gerekmezdi. Ama tarihi kendi buyruğu altına alacak yerde, her gün biraz daha onun kölesi olmaya razı oluyor. İşte, bunda ihanet ediyor. Prometheus'a, «bu atılgan düşünceli ve uçarı yürekli» insanoğluna. Bunda dönüyor bugünün insanı, Prometheus'un kurtarmak istediği insanların zavallılığına. O insanlara ki, «düşlerde yaşar gibi bakmadan görüyor, duymadan dinliyorlardı.»

Provence'da bir akşam, pürüzsüz güzel bir tepe, bir parça deniz mavisi yetiyor insana her şeyin yeni baştan yapılması gerektiğini anlatmaya. Bedenin isteklerini karşılamak için ateşi yeniden bulmak, tezgâhları yeniden kurmak zorundayız. Attika, özgürlük ve meyveleri, ruhun ekmeği bir başka zamana. Elimizden ne gelir? Kendi kendimize bağırmaktan başka ne yapabiliriz, onları hiçbir zaman bulamayacağız ya da başkaları bulacaklar diye. Hiç değilse bu başkalarının onlardan yoksun kalmamasına çalışmaktan öte çare yok. Ne yapabiliriz? Bunlar hiç olmayacak artık, ya da başkalarının olacak diye yerinmekten ve hiç değilse bu başkalarının onlara kavuşmasına çalışmaktan başka ne gelir elden diye. Bunu acı ile duyan, yine de küsmeden yaşamaya çalışan bizler, çok mu geç geldik, çok mu erken?

Çalılıkları yeşertmeye gücümüz yetecek mi? Zamanımızda yükselen bu soruya Prometheus'un karşılık vereceğini düşünün. Gerçekte bu karşılığı çoktan vermiş o: «Size yeni düzeni ve kalkınmayı vaat ediyorum ey ölümlüler! Eğer, bunu kendi elinizle yapacak kadar usta, değerli ve güçlü iseniz.» Kurtuluşun bizim elimizde olduğu doğruysa, çağımızın bu sorusuna ben evet diyeceğim, tanıdığım birkaç insanda gördüğüm kafalı güce, bilgili yiğitliğe güvenerek.

«Evet doğruluk! diye bağırır Prometheus, ey anam benim! Görüyorsun bana neler çektirdiklerini!» Hermes ise alay eder kahramanla: «Şaşıyorum sana, madem kâhindin, neden önceden görmedin bu çektiklerini?» «Biliyordum» diye karşılık verir asi Prometheus. Benim sözünü ettiğim insanlar da adaletin oğullandır. Onlar da bile bile herkesin derdiyle dertleniyorlar. Biliyorlar ki gözleri yoktur onun, Prometheus'un ve onun adaletini atıp yerine akim bulduğu adaleti koymak gerekir, işte, Prometheus bu yoldan çağımızın insanı oluyor.

Söylencelerin kendi yaşamları yoktur. Onlara bizim can ve kan vermemizi beklerler, yeryüzünde onların çağrısına bir tek insan karşılık verdi mi, özlerini taptaze sunarlar bize. Bizim işimiz bu özü korumak ve yeniden dirilmesi için ölüm uykusuna dalmamasını sağlamaktır. Bugünün insanım kurtarmanın olanaksız olduğunu düşünüyorum kimi zaman. Ama bu insanoğulları ruhça ve bedence kurtarılabilir hâlâ. Onlara mutluluk ve güzellik yollarını açabiliriz. Güzelliksiz ve özgürlüksüz yaşamaya razı olursak, Prometheus söylencesi daha başkalarıyla birlikte bize insanın ancak bir zaman için paramparça edilebileceğini, insanın tümüne yararlı olmadıkça, hiçbir şeye yararlı olunamayacağını anımsatır bize. İnsan ekmek ve çalı istiyorsa ve eğer ekmeğin daha zorunlu olduğu doğru ise çalının anısını korumayı öğrenelim. Tarihin en karanlık günlerinde Prometheus insanları, zor işlerini duraksamadan toprağa ve durmadan biten ota bir yanlarıyla bağlı kalacaklardır. Zincire vurulmuş kahraman, Tanrının yıldırım ve şimşeklerinde, insana olan o rahat güvenini yitirmez. Onun için, Prometheus bağlandığı kayadan daha sert, dalağını yiyen akbabadan daha sabırlıdır. Tanrılara başkaldırmaktan daha önemli olan şey bizce, bu sürekli diretmedir. Ve bu hiçbir şeyi ayırt etmeme ve atmama gücüdür ki, insanların dertli yüreğini dünyanın ilkyazıyla uzlaştırmış ve uzlaştıracaktır.

L'ETE'den, 1946

Albert Camus - Denemeler


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Albert Camus

Mesaj tarafından Evanescense Bir Salı Ara. 07, 2010 3:33 pm

Yabancı

Bir gün gardiyan bana, ‘beş aydır buradasın’ deyince sözüne inandım, ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. O gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim, ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün kanatlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istediğim o adsız saatti… Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bunda şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum…

Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi. O halde (işin asıl güç yanı bu ‘o halde’ sözcüğünün ifade ettiği anlamı gözden kaçırmamaktı), evet o halde af dilekçemin kabul edilmemesine boyun eğmeliydim. Aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur…


avatar
Evanescense
incapable of self
incapable of self

Mesaj Sayısı : 414
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 24
Nerden : Kime ne?..

http://sinemayadair.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz