Tartışma

Aşağa gitmek

250810

Mesaj 

Tartışma




İslam dini ile ilgili bazı konuları bu başlık altında tartışabilirsiniz.
avatar
Destiny
Joker
Joker

Mesaj Sayısı : 435
Kayıt tarihi : 22/05/10
Yaş : 32
Nerden : Destiny..

http://fatihmuldur.websitem.info/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bu yazıyı burda paylaş : diggdeliciousredditstumbleuponslashdotyahoogooglelive

Tartışma :: Yorum

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:33 pm tarafından Destiny

Ateistin Üç Sorusuna Tek Cevap



Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında
okuduktan sonra vatanına
ateist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç
kimse cevap veremediğinden dolayı
canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni
oğullarına yardım etmek niyetiyle büyük
ilim sahibi olan köyün hocasına
götürürler. Hoca ve delikanlının arasında
geçen dialog şöyle devam eder.

Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma
cevap verebilecek misin?
Hoca: Allah'ın bir kuluyum ve
Onun izniyle sorularına cevap
verebileceğim.

Delikanlı: Emin misin? Profersörler
bile cevap veremedi bana.
Hoca: Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım

Delikanlı: 3 sorum var
1. Allah yaşıyor mu? öyle ise,
şeklini bana göster
2. Takdir (kader) nedir?
3. Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa
neden cehenneme yollanıyor, cehennemde
ateş dolu değil mi? Ateş ateşi nasıl
yaksın. Tanrı bunu düşünemedi mi?


Bu arada, aniden bizim hocamız
delikanlının başı üzerinde bir saksı
kırar.

Delikanlı canı yana yana sorar; Neden
sinirlendin ki?
Hoca: Sinirlenmedim. Bu benim üç
soruna bir cevabım der.

Delikanlı: Hiç birşey anlamadım.
Hoca: Nasıl hissetin kendini saksıyı
başında kırınca

Delikanlı: Tabii ki, fena bir acı hissettim.
Hoca: Yani, acının varlığına inanıyor musun?

Delikanlı:
Evet

Hoca: Bana bu acının şeklini göster ozaman!

Delikanlı: Gösteremem.

Hoca: Bu benim ilk cevabım. Herkes
Allah'ın varlığını hisseder ama
Allah'ı göremez.

Hoca: Dün gece rüyanda benim
başında saksı kırdığımı gördün mü?
Delikanlı: Hayır.

Hoca: Bugün böyle birşey ile
karşılaşacağını hiç düşündün mü?
aklından geçti mi?
Delikanlı: Hayır

Hoca: Bu işte takdir dir (kader)

Hoca: Biz neyden yaratıldık?
topraktan yaratılmış değil miyiz ?
Delikanlı: Evet böyle denir.
Hoca: E o zaman ? Saksıda topraktan
yapılmadı mı? Allah isterse ateşten
yaratılan şeytanı ateşin içinde
cezalandıramaz mı.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:34 pm tarafından Destiny

Ölüm Anındaki Ses

1989 yılında geçirdiğim bir trafik kazası sonucunda koma halinde hastaneye kaldırılmıştım. Yanımda bulunan eşim vefat etmiş, beni kontrol eden doktor, kan deryası içinde kalan vücudumda bir hayat emaresi göremediğinden, bana da ölü raporu vermişti. O akşamki TRT haber bülteninde, kazada ölen kişilerin arasında benim de ismim bulunuyordu.

Daha sonraları ölmediğim anlaşılmış ve üç gün devam eden koma halinden sonra kendime gelmiştim. Fakat duyma ve düşünme duygularımın dışındaki bütün fonksiyonlarımı kaybettiğimi hissediyordum. Ölmekten çok Cenâb-ı Hakk’a hesap verememekten korkuyor ve boğazım sıkılmış gibi sık sık nefes alıyordum.

Ruhumu teslim etmekte olduğumu zannederken, nereden geldiğini anlayamadığım bir ses, benimle konuşmaya başladı. Ve ne için bu kadar korktuğumu sordu. Sebebini söylediğimde, aynı ses:

-Korkacak hiçbir şey yok, dedi. Tamamen asılsız ve hurafe şeylere inandırıldığın için böyle sıkıntı çekiyorsun. Allah ve âhiret günü diye bir şey yok ki sıkıntısı olsun. Sana bunların boş şeyler olduğunu ispat edeceğim. Eğer beni tasdik edersen, hiçbir sıkıntı ve endişen kalmadığını göreceksin.

-Peki hemen anlat ve beni bu sıkıntıdan kurtar, dedim.

O ses:

Biliyorsun ki bitkiler ve hayvanlar ömürlerini tamamladığında toprak olurlar. Sen o ağaçların veya hayvanların senin gibi endişe duyup korktuklarını gördün mü? Elbette hayır. Çünkü yeniden dirilme veya hesaba çekilme diye bir şey olmayacağı için, onların da bu tür şeylerden endişesi yoktur. Sen de o boş şeyleri kafandan atarsan gör bak nasıl rahat edeceksin!...

Bu sözleri işittikten sonra sıkıntım daha da arttı. “Acaba dediği gibi inkâra sapsam rahatlar mıyım?” diye düşünüyor, fakat kalp ve ruh gibi latifelerimin bu inkârı kabule yanaşmadıklarını hissediyordum.

Birden, daha evvel okuduğum veya dinlediğim imânî bahisler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başladı. O ses’e hitaben:

-Beni yalan ve cerbeze ile aldatmak istiyorsun, dedim. Ama ben, o dediğin bitki ve hayvanlardan farklı olarak akıl sahibiyim ve bu yüzden yaptıklarımdan mesûlüm. Sen beni onlarla nasıl bir tutabilirsin? Hem bir iğne ustasız, bir resim ressamsız, bir köy muhtarsız olamazken, bu kusursuz kâinatın bir sahibi ve yaratıcısı olmaz mı? Ve bütün kâinatla birlikte beni de mükemmel şekilde yaratan Rabbim, beni hesaba çekmeyerek başıboş bırakır mı?”

Evet Risale-i Nur sohbetlerinde dinlediğim ve okuduğum her şey, içinde bulunduğum karanlık dünyamı aydınlatmaya başlamıştı. Biraz sonra o ses tamamen susmuş ve bana cevap veremez hâle gelmişti. Daha sonra kendime gelmiş ve arkadaşlarımın anlattıklarına göre dışarıdaki ezan sesini duyup namaz kılmak istemişim.

Başımdan geçen bu hâdiseyi sizlere anlatmamın sebebi, iman hakikatlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu ifade etmek içindir. Çünkü son nefeste iman ile kabre girmek ve onu cennet bahçelerinden bir bahçeye çevirerek inşallah ebedî saadeti kazanmak, tamamen bu hakikatlerin elde edilmesine bağlıdır.

Şeytanın, ölüm anındaki insanlara musallat olduğunu, onları inkâra saptırmak için akıllarına vesvese verdiğini ve bu yüzden kuvvetli bir imana sahip olunması gerektiğini bütün kardeşlerim biliyordur. Fakat ben bizzat yaşadığım bu hadiseyi Zafer Dergisi kanalıyla bütün inananlara duyurmayı bir vazife bildim. İnşallah bir alâmet-i gurur olmamıştır.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:35 pm tarafından Destiny

Asalet Ve Terbiye

Firavun'un kahinleri, saltanatı yıkacak çocuğun dünyaya geldiğini kendisine haber verdiler. Firavun ölmemek için öldürmek sevdasına kapıldı. O sene dünyaya gelen erkek çocuklarını, kılıçtan geçirtmeye başladı. Cellatlar; sokak sokak, ev ev dehşet ve ölüm saçıyorlardı.
Kadının biri, doğum sancıları başlayınca, mağaraya vardı ve çocuğunu orada dünyaya getirdi. Çocuğunun , gözünün önünde öldürülmesinden korktuğu için orada bırakarak evine döndü. Mukadderatı ile başbaşa kalan çocuğu, Cenab-ı Hakk'ın emriyle, Hz.Cebrail besleyip büyüttü.

İlk fırsatta mağaraya koşan kadın, çocuğunu hayatta bulunca sevindi, onu emzirip doyurdu ve tekrar evine döndü. Günler böylece geçerek küçük büyüdü ve sonunda Hz.Musa'nın kavmini, altından buzağıya taptıran kimse bu çocuk oldu. Adı Musa.

Samira kabilesine mensup bulunduğu için, kendisine Samiri lakabı verilmiştir. Asalet olmayınca, Cebrail aleyhiselamın verdiği gıdaya ihanet etti.

Diğer bir Musa da Allah'ın Kelimi, Peygamberi ve Firavun'un helakinin zahir planda sebebi oldu. Cenab-ı Hakk, onu Firavun'un sarayında ve kucağında büyüttürdü. Hz.Musa'nın annesi, kalbine gelen bir ilhamla oğlunu bir sandık içine koyarak Nil'in akıntısına bıraktı. Nil'in kıyısında yapılmış sarayının balkonunda, karısı Asiye ile birlikte oturmakta bulunan Firavun, nehirden gelmekte olan sandığı yakalatıp açtırdı. Derhal, içinden çıkan küçük Hz. Musa'yı öldürtmek için emir verdiyse de Asiye buna mani olarak:

- Benim için de, senin için de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur ki, bize faidesi dokunur, yahut onu evlat ediniriz, dedi.

Netice itibariyle Firavun'un büyüttüğü Musa; Peygamber oldu ve Firavun'un saltanatını yıktı. Bir Arab şairi, aslet olmayınca terbiyenin fayda vermeyeceğini dile getiriken:

Fe Musa'llezi rabbahü Cibrilü kafirün
Ve Musa'llezi rabbahü Fir'avnü mürselü


demiştir. Yani": (Asalet olmadığı için) Cebrail'in büyüttüğü Musa kafir oldu ve (asil bir soya sahip olduğu için) Firavun'un beslediği Musa ise Peygamberdir"

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:36 pm tarafından Destiny

Kalpte Allah Sevgisi ve korkusu dengesi nasıl kurulmalıdır?

İslâma göre, kul, Allah’ı hem sevmeli hem de Ondan korkmalıdır.
Cenab-ı Hakk, insan ruhunda korku ve sevgi denilen iki mühim his yaratmıştır. İnsan bu hisleri yaratılış gayesine uygun kullandığı takdirde dünya ve ahiret saadetine nail olur. Cenab-ı Hakk’ın Cemal ve Rahmeti muhabbeti icap ettiği gibi, Celal ve Azameti de korkuyu iktiza eder.

Kul, Cenab-ı Hakk’ı sevmekle rahmetine mazhar olduğu gibi Ondan korkmakla da azabından kurtulur.

Allah’ı sevmenin ölçüsü emirlerine riayet etmek, korkunun ölçüsü ise yasaklarından sakınmaktır. Bunların her ikisi de insanın saadet ve necatına vesile olurlar. Böylece insan ne Allah’ın rahmetinden ümit keser, ne de azabından emin olur.

İnsan Allah’ı sevmekle kalben tatmin olur ve vicdanen huzur bulur. Muhabbetin en önemli üç kaynağı “kemal, cemal ve ihsandır”. Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfatları hem sonsuz kemalde, hem de nihayet derecede güzeldir; ihsan ve keremi ise sonsuzdur. Buna göre, aklen ve vicdanen, insan muhabbetini ancak Allah’a hasretmelidir. Onun yarattığı mahlukatı sevmek ise Onun namına olduğu takdirde Allah katında makbuldür.

İnsan, korku hissini de ancak Allah’a hasretmelidir. Çünkü Allah nihayetsiz celal, azamet ve kudret sahibidir. Öyle ise Allah’tan korkmak da hem aklın, hem de vicdanın gereğidir. Bir insanın kalbinde, Allah korkusu kemaliyle hakim olunca başka türlü korkulara mahal kalmaz. Zira Allah’tan korkan bir adam, hiçbir zaman başkasının hukukuna tecavüz etmez, hiç kimsenin canına, malına namusuna dokunmaz.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu konuda şöyle buyururlar: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” (El-Münâvî, Feyzü’l-Kadir-3:574)

Toplum hayatının nizam ve ahengi Allah korkusuyla kaimdir ve onunla devam eder. Hak ve hukuk tanımamanın cezası, dünyada zillet ve ahirette İlâhî azaptır.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:36 pm tarafından Destiny

Allah Sevgisi ve Allah Korkusu Dengesi

Korku insanı ürküten bir kelime. Buna göre Allah korkusunu nasıl anlamalıyız?

İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı” deriz. Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslamın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?

Kur’an-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (1)
Bu ayetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi vardır.
Allah’ın ayetleri okundukça imanın ziyadeleşmesini merhum Elmalılı şöyle izah eder:
“İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkiki iman inkişaf eder. Yakin ve iman ziyadeleşir.”(2)

Tahkiki imanın da mertebeleri vardır. Bunlardan ilmelyakin mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidi, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.

Tahkiki imanın ikinci bir mertebesi aynelyakindir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kainatta tecelli eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellileri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kainatı bir kitap gibi okuyabilecek dereceye gelir. Yani, mesela bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakkın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.

Üçüncü mertebe de hakkalyakin olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık alemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.(3)

Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakkın cemal ve kelamına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek yerde iken Arş-ı Alayı temaşa edebilecek kadar ruhen terakki eden Abdülkadir Geylani Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.

Bu umman misali imana sahip olanların her an Cenab-ı Hakkın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?

“Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar”(4) mealindeki ayet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecelli eder.

Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemal mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemal, elbette ki sonsuz bir hürmete layıktır.Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemalin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.

Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, aynı zamanda sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir. Pekçok Kur’an ayetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahim’dir, hem Aziz’dir. Rahim isminin gereği olarak bütün varlık alemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Aziz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.

Bu itibarla, Cenab-ı Hakkın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin cazibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?

Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bu konuda Nur Külliyatında şöyle buyrulur:
“Halik-ı Zülcelalinden havf etmek [korkmak], Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf [korku] bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, mesela bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem’asıdır. [parıltısıdır] Demek, havfullahta [Allah korkusunda] bir azim [büyük]lezzet vardır.” (5)

Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek gibinice ıztıraplar içine düşeriz. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler.

Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alakası Sözler’de şöyle anlatılır:
“Tam münevverü’l-kalb bir abidi [kalbi nurlanmış bir mü’mini] küre-i arz [dünya] bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedaniyeyi [Allah’ın kudret tecellilerini] lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen [aklını ilim ve düşünce ile aydınlattığı iddia edilen] kalbsiz bir fasık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.)” (6)

Kaynaklar
1. Enfal Sûresi, 2.
2. Hak Dini Kur'an Dili, 3:2367
3. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası, 1:102-3.
4. Fatır Sûresi, 28
5. Sözler, s. 331
6. A. g. e.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:37 pm tarafından Destiny

Erkek ve Kadının Selamlaşması!

1) Selam ve selamlaşma:

Selam terimi "selime" kökünden bir mastar olup, sözlükte; maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmak, barış ve esenliğe kavuşmak demektir, "es-Selamu", isim olarak ise; selam, selamet, sulh ve güven anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak selam; karşılaşan iki müslümanın birbirine yaptıkları dua cümlesinden ibarettir. Selam veren "es-selamu aleyküm (Allah'ın selamı sizin üzerinize olsun)" der selamı alan ise "ve aleykümü's-selam ve rahmetullah (Allah'ın selamı ve rahmeti sizin üzerinize olsun)" diyerek ilaveli duada bulunur.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Bir selam ile selamlandığınızda, siz de ondan daha güzeli ile selamlayın veya aynı île karşılık verin" (en-Nisa, 4/86.) Selam aynı zamanda Cenab-ı Hakkın doksan dokuz güzel isimlerinden birisidir.
Selamlaşmanın "selam" sözcüğü ile yapılması gerektiğini bildiren pek çok ayet ve hadis vardır. Bunlardan bir kaç tanesini zikredeceğiz:
"Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara deki: Size selam olsun" (el-En'am, 6/54.) "Elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve "sana selam olsun" dediler." (Hûd, 11/69; örnekler için bk. Meryem, 19/15, 33, 47; Taha, 20/47; el-Kasas, 28/55; es-Saffat, 37/79, 109, 120, 130, 181.) Ahiret hayatında da selamlaşmanın aynı kelimelerle yapılacağı belirtilir. "Melekler: "Sabrettiğinize karşılık size selam olsun..." derler." "İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izni ile içinde sonsuza kadar kalacakları altından ırmaklar akan cennetlere sokulacaklardır. Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri söz "selam"dır. (İbrahim, 14/23; bk. Yunus, 10/10) "Onlar meleklerin "size selam olsun. Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin" diyerek, tertemiz bir şekilde canlarını aldıkları kimselerdir." (en-Nahl, 16/32. Hadiste "Selam, cennet ehlinin selamlaşma şeklidir.» buyurulur, bk. A. Hanbel, IV, 381)
Yahudiler Medine döneminde Hz. Peygamberle karşılaşınca "Sana ölüm olsun" anlamına gelen "Es-samu aleyke" şeklinde selam veriyorlardı. Hz. Peygamber onların bu kaba selamlarına "aleyküm "size olsun" diye cevap vermekle yetinir, edepli ve yumuşak tavrını değiştirmezdi. Bu arada inen bir ayetle yahudilerin bu tavrı kınandı ve onların cehenneme girecekleri bildirildi. (bk. el-Mücadele, 58/8.) Ashabı kiramdan kimilerinin yahudilere, aynı sözlerle, hatta "ölüm, kınama ve lanet size olsun" gibi ilavelerle cevap vermesi üzerine Allahın Rasulü ehli kitapla olan selamlaşmayı şu şekilde belirledi."
"Size ehl-i kitaptan birisi selam verince "aleyke veya aleykum (sana veya size de olsun)" şeklinde cevap veriniz." (Buharî, İsfi'zan, 22, Murteddîn, 4; Müslim, Selam, 9, 87; Malik, Muvatta', Selam, 3; A.b. Hanbel, II, 9, III, 99; İbn Kesîr, a.g.e., III, 462.)
Hz. Peygamberin ve ashab-ı kiramın birbirleriyle "es-selamu aleyke veya es-selamu aleykum (Allah'ın selamı sana veya size olsun)" sözlerini kullanarak selam verdikleri tevatür derecesine ulaşan hadislerle sabittir. ( bk. Buharî, İsti'zan, 1,3, 28; Tefsiru Süre, 33/8; Enbiya, 1; Müslim, Edeb, 37; Ebü Davud, Akdıye, 21, Libas, 24 45; A. b. Hanbel, l, 85, 146.) Nitekim Allahü Teala, Adem a.s 'ı yarattığında, ona; "git, meleklere selam ver, nasıl selam alacaklarını dinle, bu senin ve neslinin selamlaşma örneği olacaktır" dedi. Bunun üzerine Adem a.s meleklere ; "es-Selamu aleykum (Allah'ın selamı size olsun)" dedi. Onlar da; "es-Selamu aleyke ve rahmetullah (Allah'ın selamı ve rahmeti sana olsun)" diyerek karşılık verdiler. ( Buharî, Halku Adem, 2, IV, 102; Tecrîd Sarîh, Terc. IX, 46, H. No: 1367; el-Kurtubî, a.g.e, XX, 45.) Selam başta belirtme takısı olmaksızın "Selamün aleykum" şeklinde de ifade edilebilir. (Buharî, İsti'zan, 9; A.b. Hanbel, I, 387.)
Kimi zaman selam yerine "merhaba" denildiği, özellikle dışarıdan gelen kimseye karşı "hoş geldin" anlamında bu ifadenin de kullanıldığı nakledilmiştir. (bk. Buharî, İman, 40, İlm, 25, Salat, 4; Müslim, İman, 24, Misafirin, 82; İbn Mace, Mukaddime, 22; Ebu Davud, Zekat, 6) Merhaba; bolluk ve genişlik dileme, başımızın üstünde yerin var gibi anlamları kapsar. "Musafaha" konusunu incelerken, Medineli Ensar kadınların biat için toplandıklarında Hz. Ömer'in Selamım "Rasülulah' a ve Rasulultah'ın elçisi Ömer'e merhaba" sözleri ile cevapladıklarını belirtmiştik. Günümüzde kullanılan "hayırlı sabahlar", "hayırlı akşamlar", "iyi günler", "iyi akşamlar", "günaydın" veya "tünaydın" gibi deyimler, selam verilenler üzerinde huzur, güven ve esenlik meydana getirebilirse de "İslam'a ait selam"ın yerini tutmadığında açıklık vardır. Belki bu deyimler asıl selamlaşmadan sonra dua ve temenni niteliğinde söylenebilir.
Hanefilere göre, selamı vermek sünnet, almak vacip hükmündedir. Çünkü ayette, "size selam verilince, ona ondan daha güzeli ile veya aynı ile karşılık verin" buyurularak, selam alma emir siygası ile ifade olunmuştur. Diğer yandan Allah'ın Rasulü, müslümanın müslüman üzerindeki haklarını sayarken, ilkinin verilen selamı almak olduğunu belirtmiştir. (İbn Mace, Cenaiz, 1; A. b. Hanbel, II, 332, VI, 385.)
Selamın İslam toplumunda yaygınlaştırılmasını emreden Allah elçisi, bir hadisinde bunun toplumsal sonucunu şöyle açıklamıştır: "Ruhumu kudret elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir ameli size haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız." (Müslim, iman, 93; Ebu Davud, Edeb, 131; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 54, İsti'zan, 1; ibn Mace, Mukaddime, 6; A. b. Hanbel, l, 165; bk. Buharî, Nikah, 71, Eşribe, 28, İsti'zan, 8; Nesaî, Cena'iz, 53.)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:38 pm tarafından Destiny

2) Erkek ve kadın arasında selamlaşma:

Yukarıda verdiğimiz ayet ve hadislerde erkek-kadın ayırımı yapılmadığı için, özel bir delil bulunmadıkça, selamlaşma kapsamına her iki cins de girer.
Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına göre, kadınların ilk olarak erkeklere selam vermesi caiz değildir. Çünkü kadınlar ezan, kamet, açıktan Kur'an-ı Kerîm okuma gibi faaliyetlerden menedilmişlerdir. Yalnız mahrem hısımlar bunun dışındadır. Bunlara onların selam vermesinde bir sakınca bulunmaz. Bu duruma göre, ünsiyet nedeniyle önce bir erkek selam vermişse, kadın bu selamı alabilecektir.
Malikîler selamlaşma konusunda genç kadınla yaşlı arasında ayırım yapmışlardır. Dayandıkları delil, "kötülüğe giden yolu kapama (seddü'z-zerîa)" prensibidir.
Hz. Peygamber'in mahremi olmayan kimi kadınlara selam verdiğini yada onların selamını aldığını gösteren uygulama örnekleri vardır.
Esma binti Yezîd r. anhaAllah'ın Rasulünün bir kadınlar topluluğuna uğradığını ve kendilerine selam verdiğini nakletmiştir. (Ebü Davud, Edeb, 127.) Diğer yandan fetih yılında, bir gün Hz. Peygamber evde boy abdesti alıyor ve kızı Fatıma da onu örtüyordu. Bu sırada Ebu Talib'in kızı Ümmü Hanî içeri girip selam verince, Nebî s.as onun kim olduğunu sormuş ve kendisine "merhaba" demiştir. (Buharî, Gusl, 21, Salat, 4, Edeb, 94; Müslim, Hayz, 70, Müsafirin, 82; Tirmizî, İsti'zan, 34: Nesaî. Tahare. 142.)
Bir gün Hz. Peygamber, eşi Aişe ile birlikte bulunurlarken yanlarına Cebrail (a. s gelmişti. Hz. Peygamber, eşine; "Bu Cebrail a.s dır, Sana selam veriyor" buyurunca Hz. Aişe, "Ve aleyhi's-selam (ona da selam olsun)" diyerek selamı almıştır. (Buharî, Bed'u'l-Halk, 6, isti'zan, 16, 19; Müslim, Fazailu's-Sahabe, 90, 91; Tirmizî Menakıb, 62, isti'zan, 5.)
Benzer selamlaşma uygulaması kimi sahabe erkek ve kadınları arasında da olmuştur. Yukarıda, Hz. Ömer'in, Rasülullah s.as adına biat almak üzere gittiği kadınlar topluluğuna selam verdiğini ve kadınların da onun selamını "merhaba" diyerek aldıklarını belirtmiştik. (A.b. Hanbel, V, 85, VI, 409.) Diğer yandan Muaz b. Cebel (ö. 18/639) Yemen'e vali olarak gidince, yanına on iki çocuğu olan bir kadının gelerek selam verdiği nakledilmiştir. (A.b. Hanbel, V, 239.)
Ashab-ı kiramdan kimileri ise; erkekler kadınlara selam verebilir, fakat kadınlar onlara selam veremez, demişlerdir. Bununla birlikte Abdullah b. Ömer (r.a.)'in bir kadına rastlayınca selam verdiği, Ata b. Ebî Rabah'ın ise (ö. 115/733), "kadınlar genç olursa selam verilmez" dediği nakledilmiştir. (bk. Yusuf el-Kardavî, Fetava, II, 274.)
Yukarıdaki deliller dikkatlice incelendiğinde mahrem olmayan kadınlarla selamlaşmanın, ya kadınların topluluk halinde olması veya kadınla ünsiyet bulunması yahut da bir iş veya bir ihtiyaç nedeniyle bir araya gelme gibi durumlarda yapıldığı görülür.
Kimileri kadınlarla selamlaşmayı, onun sesinin erkeklere haram olması yüzünden yasaklama yoluna gitmişlerdir. Ancak zaruret veya ihtiyaç hallerinde ve normal zamanlarda kadının sesinin erkeğe haram olduğunu bildiren doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Nitekim Hz. Peygamberin aileleri için Allahü Teala, "Peygamberin hanımlanndan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin" (el-Ahzab, 33/53.) buyurur. Sahabe erkekleri Hz. Aişe veya Hz. Peygamber'in diğer eşlerine bir şey sorar veya bir şey isterlerse, onlar perde arkasından cevap verirlerdi. Bunun gibi pek çok sahabe hanımı günlük hayatta alma, verme, sorma, cevap alma, selam ve konuşma tarzlarında erkeklere muhatap olmuş, bunlardan hiçbirisi "sus, senin sesin erkeklere haramdır" dememiştir.
Ancak bu konunun da fitne tehlikesi ve İslamî edeple sınırlı olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden yaşlı veya toplu haldeki kadınlara, ya da amca, dayı eşi yahut bunların kızı gibi aile içinde ünsiyet bulunan hısımlara selam verip almada herhangi bir fitne tehlikesi yoksa da, tek başına bulunan genç kız ve hanımlara selam vermede böyle bir tehlikenin yokluğundan söz edilemez. Diğer yandan selamlaşma edebiyle ilgili olarakda şunlar söylenebilir. Binitli olan yürüyene, küçük büyüğe, az olan topluluk çok olan topluluğa, yukarıda bulunan aşağıda olana selam verir. Namaz kılana, yemek yemekte olana, tuvalette bulunana ve içki-kumar gibi bir haramı işlemekte olana selam verilmez. (bk. Buharî, İsti'zan, 3-7, 11; Müslim, Edeb, 46, Selam, 1; Ebu Davüd, İsti'zan, 6; Tirmizî, İsti'zan, 14; A. b. Hanbel, III, 44, 444,, VI, 19, 20.)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:39 pm tarafından Destiny

3) Kadınlarla selamlaşmada dikkat edilecek hususlar:

a) Genç kız ve kadınlara topluluk halinde olurlarsa selam vermek, tek olan yabancı kadına selam vermemek. Ancak büro, iş yeri veya resmi daire gibi umuma açık olan yerler bunun dışında tutulmalıdır. İslam'a uygun çalışma şartları ve ırz güvenliği bulunan yerlerde çalışan kadınlarla, iş ve meslek gereği görüşen ve karşılaşan erkekler arasında "ünsiyet'in varlığını kabul etmek gerekir.
b) Sınıf, konferans salonu veya düğün salonu gibi yerlerde ders, konferans, seminer, sohbet vb. bir nedenle kadın topluluğunun huzuruna çıkınca selam vermek; fakat yol, bahçe, merdiven ya da koridor karşılaşmalarında ünsiyet bulunmayan tek kadına veya kadın topluluklarına selam vermemek.
c) Kız öğrencilerin çoğu zaman babası veya dedesi yaşında bulunan hocalarına, okul yönetici veya personeline selam vermesi, bunun dışında ünsiyet bulunmayan yabancı erkeklere selam vermemesi.
Sonuç olarak insanların birbiriyle tanışıp ünsiyet kurmasında ve bir iman kardeşliğinin oluşmasında, selamlaşmanın önemli bir yerinin bulunduğunda şüphe yoktur. Hatta İslam'da selam verme, kişi için mü'minlik belirtisi sayılmış ve selam verene "sen rnü'min değilsin" denilmesi yasaklanmıştır. (bk. en-Nisa, 4/94, Usame b. Zeyd, savaş sırasında şehadet kelimesini getirip selam veren bir müşriği öldürmüş ve ölüm korkusundan dolayı böyle söylediğini düşünmüştü. Durumu öğrenen Allah elçisi hiddetlenmiş ve «kalbini yarıp baktınız mı?» buyurarak Usame'ye çıkışmıştır. Allah'ın selamı bizlere ve bütün müminlere olsun duası ile sözlerimizi noktalıyoruz.)

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:40 pm tarafından Destiny

Tövbe

"Ey müminler, hepiniz günahlarınızdan tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz."
(Nur Sûre-i Celilesi; 31)
"Allah'in iyi kulları, Allah ile birlikte başka bir ilâha tapmazlar, hakka dayanmaksızın Allah’ın haram kıldığı canlıyı öldürmezler, zina islemezler. Bunları yapan, ağır günah işlemiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve çaresiz olarak cehennemde ebedî kalır.
Yalnız tövbe edip îman ederek iyi ameller isleyenler müstesna, onların kötülüklerini Allah iyiliğe çevirir. Allah bağışlayıcı ve merhamet edicidir.
Tövbe edip iyi amel isleyen kimse, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'in huzuruna varır."
(Furkan Sure-i Celilesi: 68—71)
Bu konudaki hadisler de hayli çoktur. Nitekim müslümün rivayetine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
"Gündüz günah isleyenler tövbe etsin diye Allah (C.C) geceleyin rahmet etini uzatır. Gece günah isleyenler tövbe etsin diye de gündüz rahmet elini uzatır. Bu, güneş battığı yerden doğuncaya kadar böyle devam eder."
Tirmizinin rivayetine göre, Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Bati tarafında kırk veya yetmiş yıllık yol genişliğinde bir kapı vardır. Allah (C.C), gökleri ve yeri yarattığı gün onu tövbe için açmıştır, güneş oradan (batıdan) doğuncaya kadar o kapıyı kapamaz.»
Allah (C.C.) buyuruyor ki:
"Rabbi’nin bazı alâmetleri belirdiği gün insana daha önce getirilmemiş olan veya inancına göre hayır kazanmamış olan îman, sahibine yaramaz. De ki. «bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz."
(En´am Sûre-i Celilesi: 158)
Taberaniye göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«-- Cennetin sekiz kapısı var, yedisi kapalı ve biri, güneş batısından doğuncaya kadar tövbe için açıktır.»
Ibni Mace'ye göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor kî:
«— Günahlarınız göğe dayanacak kadar kötülük isleseniz de sonra tövbe etseniz, yine Allâh (C.C)!i tövbenizi kabul eder»
Hakim'e göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Uzun yasayıp tövbe edebilmek insan hesabına büyük bir talihtir.»
Ibni Mâce ve Hakim'e göre Peygamber'imiz (S. A.S.) buyuruyor ki:
«— Herkes günah isler, fakat günahı isleyenlerin en iyileri tövbekârlardır.»
Buhari ile Müslim'e göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Bir kul günah isler ve «Ya Rabbî, ben bir günah isledim, beni affeyle» derse, Rabbi de: «Kulum; isleyen günahı bağışlayan veya cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi» buyurarak o kulun günahını bağışlar.
Bir müddet sonra yine ayni kul başka bir günaha girer ve «Ya Rabbi ben yine bir günah isledim, beni affeyle» derse Rabbi: «Kulum; islenen günahı bağışlayan veya cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi» buyurarak onu affeder.

Bir müddet sonra yine ayni kul, başka bir günaha girer ve: «Ya Rabbi, ben yine bir günaha girdim, onu bana bağışla» derse, Rabbi «Kulum; islenen günahı bağışlama ve cezalandırma emrine sahip olan bir Rabbi olduğunu bildi, ne isterse yapsın, kulumu affettim, buyurur.»
Munzir (Rehimehullahu) der ki, «Hadiste gecen (ne isterse yapsın) ifadesinin mânâsı söyle olmalıdır:
Söz konusu kulun her seferinde başka bir günah islediği belirtildiğine göre. islediği her günahtan pişmanlık duyup vazgeçiyor demektir. Böyle olunca her islediği günah üzerine yaptığı tövbe günahına kefaret olarak ona zarar vermiyor. Yoksa hadis, insanin durmadan günah isleyip arkasından sözle tövbe ederek yine ayni günaha dönmenin hoş görüleceğini söylemek istemiyor. Çünkü böylesi, yalancıların tövbesi olur.»
Ulemadan bir cemaatin rivayetine göre, Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Müminin İşlediği her günah kalbinde siyah bir nokta meydana getirir. Tövbe edip kötülükten sıyrılarak af dileyince o siyah nokta kalbinden silinir. Eğer günaha günah eklerse siyah noktalar çoğalıp kalbini kaplar, iste:
«Hayır hayır, onların isledikleri günahlar, kalbilerinde pas bağlamıştır» (Mutaffif Sûre-i Celilesi; 14) mealindeki âyette belirtilen «pas» bu noktaya işaret etmektedir»
Tirmizi'ye göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
«— Can boğaza dayanmadıkça Allah (C.C) kulun tövbesini kabul eder.»
Taberanî'ye göre sahabelerden Hz. Muaz Ibni Cebel (R.A.) der ki.
«Bir gün Peygamber'imiz elimden tuttu, birlikte bir mil kadar yürüdükten
sonra bana dedi ki:
«— Ya Muaz! Allâh (C.C)'dan korkmayı, doğru konuşmayı, sözünde durmayı, emaneti yerine getirmeyi, hıyanetten uzak durmayı, yetimi esirgemeyi, komsularına iyi davranmayı, öfkeyi bastırmayı, yumuşak sözlü olmayı, selamlaşmayı, imama bağlı kalmayı, Kur'an-i Kerim hakkında derin derin düşünmeyi. Ahireti sevmeyi, hesaba çekilmekten çekinmeyi, uzak vâdeli emeller beslememeyi ve iyi amel islemeyi sana tavsiye ederim.

Buna karşılık müslümana sövmekten, yalancıya inanmaktan, yahut doğru sözlüyü yalancı çıkarmaktan, adil imama bas kaldırmaktan, yeryüzünde kargaşalık çıkarmaktan, seni menederim.
Ya Muaz! Her ağacın, her taşın yanında Allâh (C.C)'i an, açığa açık ve gizliye gizli olmak üzere her günaha karşılık ayrı bir tövbe yap.«
Isfahanî'ye göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
"Kul günahlarından tövbe edince Allâh (C.C) onun günahlarını koruyucu meleklere, vücudunun azalarına ve yer yüzündeki iz ve belirtilerine unutturur da Kıyamet Günü, günahının hiç şahidi olmaksızın Allâh (C.C)'in katına çıkar."

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:40 pm tarafından Destiny

Sevmek, herkesi..

Bir gün batımında, göğün renklerine, ışığa, bulutlara hayrân bakınıyorum.

Bu kıpkırmızı haliyle güneşin son ışıklarını toplayıp uzaklaşmasını seyrediyorum.

“Gücün her şeye yeter Allah’ım..Şu koca güneşi, muazzam bir yörüngeye yerleştiren. Onu dilediği gibi hareket ettiren sensin. Senin gücün neye yetmez ki Allah’ım !..” diyorum..


Günün büyük bir bölümünde huzurla izlediğim gökyüzünün ardı geliyor aklıma.

İnsanı korkuya düşürecek simsiyah, karanlık uzay boşluğunu, yeryüzünün en güzel renkleriyle bizlere “gökyüzü” diye sunan Sensin..

Öyle ki, bulutlar her mevsimde, günün her saatinde farklı hallere bürünür..

Günbatımı, ikindi güneşi, kıpkızıl bir şâheserdir.

Bakmaya doyulmaz..

Sevginin ve merhametinin yüceliğindir göğün bu renkleri.

Bu renkler, senin sevgindir Allah’ım.

Senin sevgini perdeleyen, güneşi göremeyen ise bizleriz..


*


Bir kitapta, “Siz, kendi güneşinizi perdeleyen bulutsunuz” sözünü okumuş, bir sohbette “Örümcek, mağarada değil, Allah’ı görmeyen gözlerdedir” sözlerini işitmiştim..

Sahi..Var sevgi..Sevgilerin en güzeli !..

Ancak kapalı göz ve gönüller bunu görmez, hissedemez ki..


Kalbimizde mahfuz tohumlar vardır ve hangisi büyümüş, köklenmiş ise o kaplar görüş alanını da, hissetme sınırlarını da..

İçimize, her tür hasletin tohumunun yerleştirildiğini düşünüyorum.

Her birimizde, sevgiye, nefrete, öfkeye, dinginliğe, endişeye, sükunete, bencilliğe, fedakarlığa ve daha bunlar gibi nicelerine ait tohumlar var, ve biz bunlardan hangisini sular hangisini besler büyütürsek, kalbimizde onun hakimiyetini görüyoruz..

Kimi insanların kalbi, hırs tohumunu büyütüp besledikçe, hırstan ve bencillikten başka bir şeye yer kalmayacak kadar sıkışmış olabiliyor. .

Bir yandan, yüreğini ümide ve sevgiye açmış kimselerin de, özenle korudukları hoşgörü ağaçlarına kolay kolay kimse zarar veremiyor, ve güzel ağaçlar kökleniyor yürek bahçelerinde..

Kimi tohumlar çürüyor, kimileri toprağın derinlerinde sessiz sedasız bekliyor belki de..

Karamsarlık ağacının kökleri etrafı öyle bir sarıyor ki bazen, iyimserlik ağacının güneşten nasibini kesiyor..

Velhasıl, kimilerinin kimilerinde görüp imrendiği hasletler kendilerinde bulunmuyor diye yeise kapılanlar, kendi yüreklerindeki potansiyelden bihaber, nedensiz yere üzülüyor nedensiz yere gayretten uzak duruyorlar..


Bir gün yüreğine ateş düşenler, o ateşle yanıp kavruluyorken bazen dikili başka ağaçlarını da yaktıklarının farkına varmayabiliyorlar..

Pire için yorgan yakanlar, bir inat uğruna nice canları incitebiliyorlar..Bunda sabır tohumuna karşı bir ilgisizliğin mi yoksa sevgi tohumuna karşı bir yabancığın mı payı vardır bilmem..


İşte, kalplerindeki bu tohumların hepsini düşünerek, insanlara sevgi beslemeye çalışıyorum.

Kötü insan olmadığını, zâlim sıfatlara bürünmüş olanların bile son nefeslerini vermeden, Rahmân’ın onlara sunduğu fırsat sona ermeden, bütünüyle yargılamayacağına inanıyorum.


Tevvâb, Gafûr, Afüv, Gaffâr olan Allah’ın son nefesten kısa bir süre önce bile olsa edilen tevbeleri karşılıksız bırakmayacağını, merhametinin gökler kadar günaha karşı gökler kadar, yeryüzü kadar hataya yeryüzü kadar geniş tecelli ettiğini öğreniyorum Hz.Peygamber’den.

Bunun için de hiçbir insanı “sevmeme” cür’eti, merhamet beslememe cesareti taşımamamız gerektiğine inanıyorum.


Aklıma mâsum mu mâsum, sevimli mi sevimli çocuklar geliyor..Onlara karşı duyduğumuz ilgi ve sempatiyi yetişkinlere ve yaşlılara karşı da beslemek zor değil.

Başka bir pencere açıp karşımızdakilere öyle bakınca, işte şöyle tasvirler yapıyorum:


Örneğin, etrafa ateş saçan, sinir küpü, kaba-saba bir insan olsun düşündüğümüz kişi..

Onun bebekliğini tahayyül edip yaşadıklarını üzerine ekleyip, şu haline kadar yetiştirip, sonra hasta ve yaşlı olacağını ve hatta öleceğini düşününce o insana başka türlü bakıyorum..

Öfke tohumunu beslemiş, insanların hakkına girmeyi alışkanlık haline getirmiş bile olsa, nihâyetinde karşımdaki bir insan..Her insan gibi hatâ ve kusurları olması beklenmedik bir şey değil..

Ama ben insan olduğumu unutursam, hep kusursuz insanlar görmeyi arzulayabilirim karşımda. Ama, ben insanım ve kusursuz değilim…

Karşımda gördüğüm insan âşikar biçimde günahlar işleyen biri de olabilir.

Benim yapacağım ona buğz etmek değil, onu hayra sevk etmek ve hayır duada bulunmak olabilir.

Hem büyük günahlar, samimi bir tevbeyle, insanları Allah’a yakınlaştırıp, mertebelerini yükselten vesileler olabilir .


Böyle düşünerek insanlara karşı daha duyarlı, sevecen ve onları daha çok umursayan insanlar haline gelebiliriz.

Onlar için ettiğimiz duaları çoğaltabiliriz..


Rabbimizin bulutlarla, masmavi bir gökyüzüyle perdelediği uzay boşluğu gibi, biz de Rabbimizin Settâr isminden ilhamla insanların kusurlarını örtmede, sonra da yok etmede yardımcı olabiliriz..O’nun gibi merhametli olmaya çalışırız..


Kendi güneşimizi perdeleyen bulutlarsak eğer, ışığa yönelmeyi ister, rahmet yükleriyle göklerde uçabiliriz.

Bu rahmetle büyür kalbimizdeki tohumlarımız ve filizlerimiz.

Bu güçle, her şeye gücü yeten, Kâdir olan Rabbimize yöneliriz..

İçten ve samimi olur “tevbe”lerimiz…

Bu güçle, istiğfar ederiz..

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:41 pm tarafından Destiny

Gençlerin En Hayırlısı

Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyendir. İhtiyarlarınızın en şerlisi, gençlerinize benzeyendir." (Feyzü'-l Kadîr, 15:776)

Elbette buradaki "benzemek"ten kasıt, kılık-kıyâfette birbirlerini taklit etmek veya saçların ağarması, dökülmesi, yüzlerin kırışması değildir. Nitekim Bedîüzzaman Hazretleri, bu hadîsi izah ederken, şunları söyler:

"En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukcasına, hevesât-ı nefsaniyeye tâbi olur."

Gençlerin dünyanın fâniliğini kavrayıp, ebedî hayatları için çalışmalarında, ölümü düşünmelerinin büyük etkisi vardır. Bir gün mutlaka öleceğini düşünüp o şuur ile çalışmayan, kendisine âhireti kazanmak için verilen ömür sermayesini boş yere harcar. Gelip geçici lezzetlere dalar, dünyayı bir oyun ve eğlence alanı zanneder.

Peygamberimiz, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz" (Tirmizi, Zühd: 2), buyurarak, bizleri bu gafletten kurtarmak ister.

Nitekim Abdullah ibni Ömer'in (r.a.) anlattığı şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Ensardan bir adam gelerek, Peygamberimize (a.s.m.) şöyle sordu:

"Yâ Resûlâllah, mü'minlerin hangisi daha akıllı, daha şuurludur?"

"Ölümü en çok hatırlayanı ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananı. İşte onlar en akıllı, en şuurlu olanlarıdırlar." (İbn-i Mâce, Zühd: 31)

Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.) şunları anlatır:

Resul-i Ekrem (a.s.m.) vücudumun bir yanından tutarak şöyle buyurdu:

"Dünyada sanki bir garîb (gurbette olan yabancı), hattâ yoldan geçen bir yolcu imişsin gibi ol ve kendini kabir halkından (biri) say. "

Daha sonra İbni Ömer (r.a.) sözüne şöyle devam etti: Sabaha çıktığın zaman kendine akşamın sözünü etme, akşama çıktığın zaman da kendine sabahın sözünü etme. Hastalığından önce sıhhatinden, ölümünden önce hayatından (istifâde edip tedbir) al. Çünkü sen, ey Abdullah! Yarın adının (mutlu mu, bedbaht mı) ne olacağını bilemezsin. (Tirmizi, Zühd: 25)

Gerçekten de, dünya hayatının fâniliğini bundan daha güzel anlatan bir söz olamaz. Çünkü, insanın elinde bulunan "ömür" ve sahip olduğu zaman, sadece bir "an"dır. Hiç kimse, bir sene, bir ay, bir gün, hattâ bir saat sonrasına kadar yaşayacağını garanti edemez. O halde bulunduğu ânı, en güzel bir şekilde değerlendirmeli, Allah'a hakkıyla kul olmalıdır.

Bununla birlikte, dünyanın fâniliğini anlamak ve zevklerini terk etmek demek, kendisini Allah'ın nimetlerinden mahrum etmek değildir.

Bu hususu şu hadîs çok güzel ifâde eder:

"Dünya zevkinin terki, helâl bir şeyden kendini mahrum etmek veya malı elden çıkarmakla değildir. Fakat dünya sevgisinin terki, elinde bulunanların Allah'ın katında bulunanlardan daha güven verici olmaması ve bir musibete uğradığın zaman o musibet sende bırakılmış olsaydı sevabı için ona daha istekli olmandır." (Tirmizi, Zühd: 29)

Gençlerin dünyaya dalmamaları için sadece ölümü düşünmeleri yeterli değildir. Aynı zamanda ölümden sonrasını da tefekkür etmek gerekir. Kabir hayatını, Kıyâmeti, Haşir Meydanını, muhasebe ve muhâkemeyi, Mîzanı, Sıratı ve Cehennemi de iyice düşünmek lâzımdır ki, buraların azabından kurtulmak için Allah'a sığınalım ve zamanımızı Allah'ın istediği tarzda geçirelim.

İnsanın ölümden sonra uğrayacağı ilk durak kabirdir. Peygamberimiz (a.s.m.), "Kabir âhiret menzillerinden bir menzildir. Kişinin buradaki hesabı kolay olursa diğer duraklardaki hesabı da kolay olur, zor olursa diğerleri de zor olur" buyurmuştur.

Kabir azabı haktır. Kişi, dünyada yaptığı kötülüklerden dolayı önce kabirde azap görecektir. Hazret-i Osman (r.a.) ağlayarak, Resul-i Ekremin (a.s.m.) şu sözünü aktarırdı: "Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim." (Tirmizi, Zühd: 5)

Peygamberimiz, kabirleri ziyaret ettiğinde, bura ehlinin vaziyetini görür ve sahabîlere haber verirdi. Yukarıdaki hadiste kabrin korkunçluğunu belirttiğine göre, kabir azabına uğramamak için çok çalışmak gerekir.

Kabirden sonraki dehşetli zaman, kıyâmet günüdür. Bu hususta Efendimiz (a.s.m.) şunları söyler:

"Kıyâmet günü olunca güneş, kullara bir mil veya iki mil mesafede oluncaya kadar yaklaştırılacaktır. Güneş onları âdetâ eritecek ve amelleri miktarınca ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimini topuğuna kadar alacak, kimini diz kapaklarına kadar alacak, kimini beline kadar alacak, kimine de basbayağı gem vuracaktır." (Bu sırada Resul-i Ekrem ağzını işaretliyordu.) (Tirmizi, Kıyame: 2)

İşte böyle dehşetli bir günde kurtuluşun yolu, dünyada iken Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmaktır. Peygamberimizin sünnetini de rehber edinmektir.

Kişi, dünyada yaptığı her şeyden haşirde hesaba çekilecektir. O kadar ki, Zilzal Sûresinde, zerre kadar yaptığı bir iyiliği veya kötülüğü mutlaka göreceği belirtilir. Kişinin sevapları ve günahları tartılacak, iyilikleri fazlaysa Cennete, kötülükleri fazlaysa Cehenneme gidecektir.

Bu zorlu muhâsebeye uğramadan önce şu hadîsden ders almak gerekir:

Abdullah bin Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Vi sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunayla başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra Allah ona şöyle buyurur:

Ey Ademoğlu, benim hakkımda seni ne aldattı?

Ey Ademoğlu benim için ne amel işledin?

Ey Ademoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?

Ey Ademoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?

Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?

Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben kulaklarının üzerinde kontrolcü değil miydim?

Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben dilinin üzerinde murakıp değil miydim?

Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken, Ben onların üzerinde gözcü değil miydim?

Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben ayaklarının üzerinde gözetleyici değil miydim?

Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?

Yoksa sana olan yakınlığımı ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?"

Rabbimizin bu hitapları, şu anda bile bizleri ürpertmekte, tüylerimizi diken diken etmektedir. Bir de aynı hitabın, bütün haşmet ve dehşetiyle âhirette yapılacağını düşünelim. Bu hitap, Allah'ın emirlerine uymayanlar için ne kadar utandırıcı, acıklı ve hüzün vericidir.

Bu bakımdan fırsat elde iken âhirete ciddi çalışmak gerekir.

Cehennem azabını da düşünmeli ve ondan kurtulmak için duâ etmeliyiz.

Cehennem azabının dehşetini anlamak için Numan bin Beşir'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs, yeterlidir:

"Azap bakımından Cehennem ehlinin en hafif olanı, iki ayağının oyuğunda iki ateş bulunan ve bundan dolayı beyni kaynayan kişidir." (Tirmizi, Cehennem: 12)

Cehennem azabının en hafifi buysa, en dehşetlisinin ne olacağını düşünmek zor değildir.

Allah bizleri ölümü düşünüp fâni dünyanın zevklerine dalmayan, kabir ve Cehennem azâbından kurtulan kullarından eylesin.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:42 pm tarafından Destiny

“Hele biraz keyfine bak” düşüncesi doğru mu?

Düğümleri Çöz!
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) buyurur ki, “Bir insan (gece) uyuyunca şeytan onun boyun köküne üç düğüm atar. Her düğümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der. O kimse gece uyanıp abdest alırsa, bir düğüm çözülür. (Kur'ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allah'ı anarsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın düğümlerinin hepsi çözülür. Böylece insan, canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabahlar.” Bir taraftan nefis diğer yandan da şeytan sürekli insanın kulağına fısıldar dururlar; “Rahat et, hele azıcık daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler. İnsan, bu nefsî ve şeytanî çağrılara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatıp dursa da, o fısıltıların ardı arkası kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuşukluğa sebep olur. Dolayısıyla, ilk şeytanî fısıltı anında iradenin hakkını verip doğrulmak, kalkıp yataktan uzaklaşmak bir tepeyi aşmak gibidir; o tepeyi aşan insan işin gerisini de yavaş yavaş getirir. Bazen üzerinize aldığınız bir sorumluluk, altından kalkılmaz gibi olur da çok zorlanırsınız; o işe başlamada biraz çekimser davranır, az sıkılır ve hatta bunalımlar yaşarsınız. O meselenin bir köşesinden başlar, projesini yapar, ana noktalarını belirlerseniz, işin temel atkılarını örgülemiş sayılırsınız. Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz; on saatlik bir işin bir saatliğini bile yaptığınız zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:43 pm tarafından Destiny

Ey Ölüm Meleği Yumuşak Davran !

Ensar'dan bir zat vefat etmek üzereydi. Alemlere rahmet Hz. Muhammed(s.a.v) Efendimiz de bu zatın yanında bulunuyor, onunla ilgileniyordu. Efendimiz(s.a.v) ölüm meleği Azrail'in(a.s) geldiğini gördü ve aralarında geçen konuşmayı şöyle haber verdi.

Resulullah(s.a.v), ölüm meleğine:

-Ey ölüm meleği, bu sahabeme yumuşak davran; şüphesiz o bir mümindir.Buyurdu. Ölüm meleği Azrail(a.s) şöyle dedi:

-Gönlün hoş, gözün aydın olsun; bil ki ben her mümine yumuşak davranırım. Ey Muhammed şunu bil: Ben bir insanın ruhunu alınca, onun ailesinden birisi feryat ederse, ben ruh elimde olduğu halde adamın evinin kapısında durur ve:

"Bu feryat da ne oluyor? Vallahi biz bu kimseye zulmetmedik, ecelinin önüne geçmedik, kendisi için takdir edilen vakitten önce gelmedik. Onun ruhunu aldığımız için bir günaha da girmedik. Eğer Allahu Teala'nın yaptığına razı olursanız, sevap alırsınız. Eğer üzülür ve kızarsanız, günaha girersiniz. Sizin bizi ayıplayacak durumunuz yok. Hem biz size daha çok geleceğiz. Siz kötü halden sakının, kötü ölümden sakının."Derim.

Ey Muhammed! Yer yüzünde köylü-şehirli, iyi-kötü kim varsa, ben her gün onları gözden geçiririm. Ben onların büyüğünü ve küçüğünü kendilerinden daha iyi tanırım. Vallahi Ya Muhammed, Allahu Teala'nın izni olmadan ben bir sineğin canını almaya güç yetiremem."

Bu hadisi nakleden Cafer b. Muhammed(rah) demiştir ki:

"Bana şu haber ulaştı: Azrail Aleyhisselam insanları namaz vakitlerinde gözden geçirir. Ölüm anında ruhunu almak için baktığımda, eğer o kimse namazlarını muhafaza eden bir kimse ise, melek ona yakın durur, şeytanı ondan uzaklaştırır. Bu arada melek ona: "La ilahe illallah Muhammedu'r-Resulullah" sözlerini telkin eder. Bu, gerçekten büyük bir haldir".

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:43 pm tarafından Destiny

Kendimden Kaçabilsem Deriz Bazen

İki kör aynı tabaktan köfte yiyormuş.Birisi diğerine:
_Niçin,demiş,ikişer ikişer alıyorsun?
_Sen de körsün,demiş diğeri,nereden biliyorsun?
_Kendimden pay biçiyorum.
***
"Hep nefis çıkar karşıma ölüp ülüp dirilsem,
İnsandan kaçmak kolay kendimden kaçabilsem!"der N.Fazıl.
Kendinden kaçmak zordur,kendine takılmamak...Dünyayı şahsi kıstaslar ile hesaba çekip yargılamamak...Bilmediği şeyler hakkında,zanlarına göre ahkam kesmemek zordur.Kötü zandan kurtulmak edep ister,ilim ister,irfan ister.En önemlisi de haddini bilmek gerekir.
"Sen bu koşuyu kaybetmezdin yiğidim,
Gölgen ayaklarına çelme takmasaydı."der A.Nihat.
Evet,gölgeler ayaklara çelme takınca,körler kendinden pay biçip alemi suçlar.
Allah(cc) kendimize ve gölgelerimize yenik düşmemeyi nasip eylesin.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:44 pm tarafından Destiny

Salihlerle Beraber Olmak

Her Müslümanın dinimizin emirlerine uyup, yasak ettiklerinden kaçması gerekir. Haramların hepsinden kaçmak çok zordur. Ama İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiği yol ile dinin emir ve yasaklarına uymak kolaylaşıyor. O da salihlerle, sadıklarla beraber olmaktır. Yani adam olmak için adam olanlarla beraber olmaktır. Kur’an-ı kerimde de böyle buyuruluyor:

(Allah’tan korkup sadıklarla [doğrularla] beraber olun!) [Tevbe 119]



Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Ebu Davud]

(Âlimle beraber bulunmak ibadettir) [Deylemi]

(Haramdan sakınan kimse ile oturmak ibadettir) [Deylemi]



İyilerle beraber olan iyi, kötülerle beraber olan da kötü olur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.) [Nisa 140]



Zaruret olmadıkça kâfirlerle, bid’at ehli ile oturmak uygun değildir. Allah adamları ile, evliya ile salih âlimlerle birlikte bulunmaya çalışmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Onlarla beraber olan şaki olmaz.) [Buhari]



Peki salih ulema ve evliyayı bulamayan ne yapacak? Bunu da bildirmişler: (Onları bulamayan, kitaplarını okurlarsa, bunlar da şaki olmaz) buyurmuşlardır. O halde Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını büyük nimet bilip okumaya çalışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim evliyam şunlardır ki, ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym]

(Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace]



Salih bir zatın oğluna nasihati şöyledir:

Oğlum, salihlerle beraber ol! Eğer ilim sahibi isen, ilmin onlara faydalı olur. İlim sahibi değilsen, onlardan bir şeyler öğrenirsin. Allah’ı hatırlamayanlarla beraber olma! İlim ehli de olsan, ilmin onlara faydası olmaz. İlim ehli değilsen, daha çok zarara girersin. Eğer Allah onlara gazap ederse, sen de helâk olursun. İyilerle beraber iken, Allah onlara rahmet ederse, layık olmasan da, sen de o rahmetten faydalanırsın. Peygamber efendimize kimlerle beraber olmak gerektiği sual edildiğinde buyurdu ki:

(Gördüğünüzde sizlere Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya’la]



Arş’ın altında şöyle yazılıdır:

(Bir kimse, salihler gibi amel işlese; fakat günahkârlarla düşüp kalksa, iyi amelleri boşa gider, kıyamette kötülerle beraber haşrolur. Bir kimse de, kötüler gibi amel işlese; fakat salihleri sevse, onlarla beraber olsa, günahları iyiliğe çevrilir, iyilerle beraber haşrolur.) [Ka’b-ül-Ahbar]



Salih bir arkadaş bulunca, ona gerekli hürmeti göstermeli! Onun can ve malını, kendi can ve malından önce tutmalı! Ayıplarını araştırmamalı, aybı olsa bile görmemeli ve kimseye söylememeli, hatta unutmalı! Sözüne itiraz etmemeli, onunla tartışmamalı! Aleyhinde konuşan olursa, uygun şekilde susturmalı, alınacağı veya üzüleceği bir söz söylememeli! Suizanda bulunmamalı, uygunsuz hareketlerini dalgınlığa veya unutkanlığa yormalı! Yani bir mazeret arayıp suçsuz olduğunu kabul etmelidir! Çünkü güzel ahlak sahibi, insanları mazur görür. Onların kusurlarını meydana çıkarmaz, insafla hareket eder, fakat başkasından bu insafı beklemez. Böyle bir arkadaşın sevdiklerini sevmeli, sevmediklerinden uzak olmalı! Onu kendisine dost ve kardeş bilmeli! Ona hürmet göstermedikçe, ilminden istifade edemez.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:45 pm tarafından Destiny

Sırat Köprüsü

Peygamberimiz bir hadislerinde sirattan gecinceye kadar kimseyi hatirlamayacagini soyleyerek,siratin dehsetine dikkat cekmistir.
Peygamberimiz bir hadislerinde de siratin dehsetini soyle haber verir:
"Cehennem uzerinde sirat koprusu kurulur.Peygamberler icinde ummeti ile birlikte ilk olarak oradan gecen ben olurum.Peygamberlerin disinda hic kimse o gun konusmaya guc yetiremez.Onlarin sozu de,'Ey Allah'im kurtar,kurtar!'sozunden ibarettir.
Peygamberimiz sirat koprusu uzerinde,'Ey Allah'im,kurtar,kurtar!'diyerek durur.Siratin iki kenarinda azili kancalar durur.Bunlar emredilen kimseleri yakalamakla gorevlidir.Oradan gecenlerden kimi yanliz cimdiklenmekle kurtulur,kimi de itilip Cehenneme yuvarlanir."
Imam Gazali de sirat koprusunden gecisin dehseti ile ilgili olarak soyle der:
"Sirat koprusu,Cehennem uzerinde uzatilmis kildan ince ve kilictan keskin bir koprudur.Bu alemde dogru yolda olup istikamet uzere olanlar,dogrudan ve dogruluktan ayrilmayanlar,ahiret siratini kolaylikla gecerler ve kurtulurlar.Fakat burada istikametten ayrilanlarin gunahlari sebebiyle orada yukleri agirlasir.Daha ilk adimda surcerek Cehenneme duser.Simdi Cehennemin uzerinde o kopruden gececegin ani ve orada gecirecegin dehsetli korkuyu dusun.Bir yandan koprunun ince ve keskinligi,ote yandan Cehennemin zifiri karanligi ve ugultusu,bu zayif bunyenle uzerinden gecmeye mecbur tutulman,bir yandan kalbin carpar,ayaklarin titrer,ote yandan yurumene engel olan sirtladigin gunahlar,o gunahlarki onlarla karada yuruyemezdin,nerede kaldi boyle bir kopru uzerinde yurumen.Daha ayaginin birini uzerine koyup keskinligini farkettigin vakit halin nice olur? Halbuki onundeki insanlarin bir kismi titrer,bir kismi da surcerek Cehennem duser.Bunlarida gozun ile gorursun. Zebanilerin onlari bas ustu Cehenneme dusurduklerini gorursun. Bundan daha buyuk ceza, bundan daha korkunc manzara dusunulebilir mi? Allah o gunde hepimizin yardimcisi olsun.

"Bu arada bir de kendini dusun. O agir gunah yuku altinda ayaginin birini keskin kopruye atmis, digerini nasil atacagini dusunurken, bir de onundeki insanlarin cogunun pat pat Cehenneme dokulduklerini, Resul-i Ekremin 'Allah'im ummetimi koru, ummetimi koru' diye dua ettigini gorursun.Cehennemin icinden, 'Yandim, mahvoldum'seslerini feryad u figanlari kulaginin icinden cinlar. Senin de ayagin kayarsa halin nice olur? Artik pismanlik fayda vermez. Sende,'Vay basima gelenler' diye bagirip durursun.'Iste korktugum basima geldi. Ne olaydi, dunyaya gelmeseydim,geldim,hic olmazsa kotulerin degil,iyilerin yolunda olsaydim. Keske toprak olup yok olsaydim, unutulup gitseydim' dersin.Allah korusun, o anda Cehennem ,seni de icine cekebilir ve bir seslenici,'Sesinizi kesin,bagirip durmayin' der.Zaten ahu enine de imkanin kalmaz ve kimseden bir yardim gelmez. Bu tehlikeler onunde iken kendi tutum ve davranislarin acisindan aklini begeniyor musun, Sayet o gune inanmiyorsan, inanmayanlarla ebedi olarak Cehennemde kaldin. Sayet inaniyor ve inandigin halde o gunden gaflet ederek ona hazirlanmak hususunda ihanet ediyorsan, ne buyuk sapiklik ve ne buyuk husran icindesin. Gunahi terk etmeyip Allah'in rizasini aramadigin vakit, bu imaninin sana ne faydasi var? O gun sirat koprusunden baska bir zorluk ve bir gucluk olmasa, onu gecsen bile, uzerinde gecirecegin bu sikintilar sana yeter ve artar bile."

Imam Kurtubi de siratin dehsetiyle ilgili olarak soyle der:

"Ey kardesim, senin misalin, sen siratin uzerindesin ve cehennem karanlik olarak altinda durmaktadir. Cehennem atesinin kivilcimlari sirat uzerindekilerin uzerlerine ucusmaktadir? Veya bazan yurumekte, bazan da surunmekte olan kimsenin uzerine ucusuyor. Insanlarin yan taraflarindaki etleriyle omuzlari arasindaki damarlari korkularindan tiril tiril titreyerek zerreler gibi Cehennemin icine peyderpey duserler.Yuce Allah'tan bize ve butun kardeslerimize lutfuyla muamele buyurmasini isteriz. AMIN

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:45 pm tarafından Destiny

İblis ve İnsan

İBLİS'İN VARLIĞINI İLİKLERİME kadar titreyerek fark ettiğim o gece, başımı gökyüzüne çevirdiğim zaman yaşadığım dehşetin zıddına yıldızlarla süslenmiş şirin bir gök kubbe ile karşılaştım. Bu güzelim gök kubbenin altında, bin bir nimet ile kuşatılmış yeryüzünde en nazenin olan ve en mükerrem olması gereken insanın, insanlığın haline baktığım zaman bir kere daha ürpermekten kendimi alamadım. En seçkin varlık olabilecek bir donanımla, yeryüzünde Zât'ı Akdes'in bir temsilcisi; Zât'ı Akdes katında ise mahlukatın şerefli bir elçisi olabilsin diye yaratılmıştı insan. Bu azametli ve şirin gök kubbe ve içindekiler, bu ikramlarla bir sofraya dönüştürülmüş yeryüzü yalnızca onun için, bakıp muhatap olup şükredebilsin diye yaratılmıştı. Bu aslî vazifesi hariç her şeyle meşgul oluyordu insan. Var oluş gerçeğini ve ubûdiyeti unutan insan, yeryüzünde kendini, kendi neslini helak etmek için düşmanı olduğunu fark edemediği İblis'e yardımcı olmaktan ise bir an olsun geri kalmıyordu..


Başımı nereye çevirsem kan vardı.. Didişme vardı.. Uyuşma vardı. "Kanı yerde kalmayacak!" diyenlerin ayaklarının altı kandı ve ellerinden kan damlıyordu. "Çok uyanık olmamız şimdi elzemdir" diyenler ve insan kitlelerini peşlerinden sürükleyenler ne yazık ki, en fazla uykuda olanlardı. Gerçek düşmana karşı maalesef en derin uykuda olanlar onlardı. Haberler zihinleri, kalpleri talan eden, zulme yandaşlık ettiren savaşlarla, kanla, kinle doluydu. Ama işaretlerle, büyük haberlerle dolu şu âlemin ve bu âlem ortasında bir alem, bir haberci, temsilci olma yolunda olması gereken insanın varoluşuna dair gerçeklerden hiç bir haber yoktu.


Zihinler paraya, mala mülke boğulmuştu. Oysa insan paranın beş para etmediği; malın, mülkün geridekilerin kavgasından başka bir fayda sağlamadığı bir sona doğru gitmedeydi. En güzel hisler, kalpler makamların, mevkilerin ardında, arasında törpüleniyor, zulümlere bulaşıyordu. Oysa tüm bu onurlu(!) makamlar, şatafatlar, kokuşmakta olun bir cîfe, üzeri örtülen bir çukurla sonlanıyordu. Güzeller ve güzellikler yaşantıların tarifi haline gelmişti. Oysa kalpleri yaralayan, dağıtan ve zihinleri uyuşturan bir güzellik, gerçekte ne kadar güzel olabilirdi? Hem bastığı yerlere dönmeyecek bir ayak, tuttuğu şeylerin çamuruna inkılâp etmeyecek bir el, akmayacak bir göz, dağılmayacak bir yüz yoktu..


Bu akan kanların, uyuşan zihinlerin, dağıldıktan sonra kinle dolarak toparlanmış kalplerin, firavunlaşan enelerin, gerçeğe değil, hakka değil hevâya tabi olmaların, isyana yönelmiş vicdanların, unutulan hayatî gerçeklerin, bu unutmuş, unutulmuş hayatların.. yaşanan tüm bu manevî karanlığın bu zulümlerin arkasında ise bir tek isim vardı: İblis!..


Lanetler olası iblis ne istiyordu insandan?! Ve, bu kâinatın her tarafında izini özünü okuduğum rahmet ve şefkat bu dehşetli kıyıma nasıl müsaade ediyordu? Bu azâmetli kudret bir çırpıda yok etmek istediğim İblis'i neden ve niçin helak etmiyordu?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:46 pm tarafından Destiny

İblis öncelikle mü'mine düşman olmakla birlikte, gerçekte tüm insan neslinin karşısındaydı. Sadece inanan ve inancının gereğini yaşayanların değil, inanmayanların da, inancının gereğini yaşamayanların da yakasını bırakmıyordu. Çünkü İblis, kendi helakini insanın varlığına bağlamaktaydı. Âdem yaratılmadan önce yeri rahattı. Âdem'in yaratılmasıyla fena bir imtihan başına çökmüştü. Kendisi gibi mahluk olan birine secde etmesi istenmişti ondan. Emreden herhangi biri değildi. Kendisini yaratandı aynı zamanda. Yine de bu emri kibrine yediremeyerek secde etmemiş, Âdem'e secde emrinde isyana düşmüş ve insan neslini kendine düşman ilan etmişti.


İnsan neslinin karşısındaydı İblis. İki sarhoş kavga ettiği zaman onun üzüldüğünü düşünebiliyor muydunuz? Büyük ihtimalle ellerini ovuşturarak başardığı işin zevkini çıkarıyor olacaktı. İki kavim savaşmış olsun, iki nesil, iki ülke.. Ya da nesiller ülkeler savaşsın.. Zehirlemekten aldığı lezzetinin artmasından başka ne fark ederdi onun için? Yaptığı işlerin dehşetli sonuçlarına bakılırsa, hırsla sarıldığı bu işin sonunda insan nesli tamamen helâk olmadan tatmin olması pek mümkün değil gibi görünüyordu. Acaba yeryüzünde onun uğursuzluğunu tatmamış, onun şerrinden nasibini almamış bir tek insan var mıydı?


Tecrübeliydi.. Hz. Âdemden beri yeterince tecrübe edinmişti. Ne istediğinin ve neyi istemediğinin farkındaydı. İnsanı istemiyordu. İnsanın lemlerin Rabb'inin huzurunda ikram edilir, kerim bir makam sahibi olmasını istemiyordu. Secde etmemişti ve bu isyanını Âdem'in kalitesizliğiyle, önünde eğilmeye layık biri olmamasıyla açıklamıştı. "Ben hiç balçıktan yarattığın birine secde eder miyim?" (1)"ben ondan hayırlıyım" (2)demişti! Önünde eğilmesi gereken asıl şeyin kendisini Yaratan'ın emri olduğunu, secde etmesi istenen şeyin ise sadece bir perde olduğunu fark edememişti. Fark ettiği zaman ise yine kibrine yenik düşmüştü. Mühlet istemişti, fakat bu mühleti kendiyle yüzleşip nerede hata ettiğini sorgulamak için değil de, kendisini yoktan var eden ve ikram eden Rab'bini yalan çıkarmak için istemişti.


Zât'ı Akdes ise yalan söylemezdi, bunu da biliyordu İblis. Söz verir sözünden dönmezdi. O'ndan mühlet sözü aldıktan sonra, Zât'ı Akdes'in verdiği sözden geri dönmeyeceğini bildiği için gizlediği niyetini hemen açığa vurmuştu. "Beni saptırmana yemin ederim ki, onları sana ulaştıracak olan yolunun üzerine oturacağım. Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.. Ve, sen onların çoğunu kendine şükreder bulamayacaksın"(3) demişti. Bu derinlerde gizli iddiasını hemen gerçeklemeye koyulmuştu. Hz. Âdem ile Havva'nın, cennetten indirilmelerine sebep olan hilesi, ilk desisesi, ilk planıydı.. başarmıştı da...(4)


Bu ilk planında, Âdem ile Havva'ya verilmiş olan beka hislerini kullanmış, bu hisleri bir maddeye, bir yasak ağaca yönelterek bekâyı, sonsuzluğu onun verebileceğini Âdem ile Havva'nın zihinlerine sokuşturmuştu.(5) Böylece onları neredeyse bâki lezzetlerden etmişti. Bu hile bundan sonra İblis'in en geçerli, en gözde hilesi olacaktı. Reklamını yaptığı her şeyi, sanki ona ulaşıldığı zaman mutlak, gölgesiz lezzetlere ulaşılmışçasına tatmin olunacakmış gibi sunuyor; sonsuzluk, sanki onun yanı başındaymışçasına lanse ediyordu. Muhatabında ise buna karşılık verecek sonsuzluğa, bekâya aşık hisler zaten hazırdı. Aldanacaktı insan ve aldanıyordu.. Aldanarak o metanın peşine düşen ise ne yazık ki, aldandığını fark ettiğinde iş işten neredeyse geçmiş oluyordu. Büyük zamanlar harcanmış, hisler, duygular o gerçek anlamda hiç bir değeri olmayan metanın peşinde törpülenmiş, tüketilmiş oluyordu.(6) Yaşanan hayal kırıklıkları beraberinde ümitleri de alıp götürüyordu...

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 2:47 pm tarafından Destiny

İnsan ise neyi istediğinin ve neyi istemediğinin tam olarak farkında değildi. Oldukça karışık bir zeminde karışık bir zihin iklimindeydi. Uyanık bir vicdan sahibiydi ve vicdan insana doğrudan, gerçekten başka bir şeyi söylemiyordu. Bununla birlikte uyutucu bir nefis de verilmişti ona.(7) Uzağı algılamasını imkansız kılacak ölçüde yakını önemseyen bir mizaçta yaratılmıştı nefis.. ve şu haliyle iblisin geçici, fani olan şeyleri baki, sonsuz gibi sunmasına en müsait, bu söylemlere kanmaya insandaki yetilerin en uygunu, en yatkın olanı oydu..


Belalı bir enâniyeti vardı. Benlik sahibi bir varlık olarak insan, sahiplenmeye ve sahiplendiğini bırakmamaya oldukça meyilliydi. Gerçekte kainat yaratıldığı andan bu yana ene (benlik, ego) sahiplerinin bizzat kendilerinin yaratmış oldukları, böylece gerçek anlamda sahiplenme hakları bulunan bir tek fiil, bir tek şey yoktu. Zaten yaratılmakta olanı veya yaratılmış olanı sahipleniyordu ene. Yaratanı fark ettiği zaman bu sahiplenişinden vazgeçmesi gerekirken, ene bırakmıyordu sahiplenmeyi. Çünkü İblis fitliyordu: "sen yaptın! Sen olmasaydın olmayacaktı bu iş.. Demek ki, bu işin gerçek sahibi sensin!"


Oysa bir tek tohumun çatlayıp filiz verebilmesinde bile, Güneş sisteminin gereken dengede olabilmesi için nihayetsiz yıldızlarla dolu bir evrenin, güneşin, dünya ile güneş arasındaki uzaklıktaki hassas ölçünün, suyun, suyun buharlaşabilmesinin, bulut olarak yoğunlaşabilmesinin, tane tane yağmur olarak yağabilmesinin, toprağın altında birikebilir olmasının, toprağın, topraktaki binbir elementin, elementlerin suda çözünebilmesinin... tohumun, tohumdaki hayatın, o hayatın içerisindeki tarifi imkansız mutlak intizamın, topraktaki suyun içerisinde belli oranlarda çözünmüş olan elementlerin gerekli olanlarını, gereken miktarda alabiliyor olmasının... yani şu tarifinden aciz kaldığımız nihayetsiz âlemde, nihayetsiz ve mükemmel dengelerin ortasında, harikulade bir intizamın ve gizemin hüküm sürdüğü tohumdaki hayatın açılmaya hazır halde beklemesine kadar geçen süreçte insanın hiç bir payı yok iken; sadece suyu toprağın üzerine serpiştirmekle, veya tohumu toprağa atmakla tüm bu intizamın neticesi olan tohumun filizlenmesinin gerçek sahibi nasıl olabilirdi?


Hem suyu toprağa salabilmesi için veya tohumu toprağa atabilmesi için çalışan elinin, elindeki kasların, onların koordinasyonunun, gözünün, görmedeki ince dengelerin, bir et parçası ile görebilmesinin, kalbinin çalışmasının, kanın, kandaki dengelerin... hiçbirinde gerçek anlamda en ufak bir payı, bir katkısı yok iken, bu sahiplenmeye gerçekten nasıl inanabilirdi? Bu inanç, İblis'in uyutucu, uyuşturucu efsunlu bir büyüsünden başka neyle açıklanabilirdi?


Bu uyutucu efsunların ortasında daralan bakış açılarına ve azalan görme mesafesine karşılık duygularının, hislerinin, arzularının ucu açıktı. Yeteneklerinin açılımına bir son konulmamıştı. Bu sanal sonsuzluğun ortasında düşünsel yorumlar, çıkarımlar yardımıyla aydınlatabildiği alan oldukça sınırlıydı. Aklın çıkarımlarıyla ve hislerinin tahrikiyle bu hayatın içerisinde yol almaya çalışan insanın içerisinde bulunduğu hal, gecenin karanlığında virajlı bir yolda sınırlı bir aydınlatma yapabilen bir far yardımıyla son hız giden ve hızlanmasının sonu olmayan bir aracın içerisinde bulunduğu tehlikeli yolculuk gibiydi.


Aklın çıkarımlarıyla ve inançların getirdiği kabullerle, kendisini kuşatan o zifirî karanlık, alacakaranlık bir atmosfere bürünüyordu. Bu alaca karanlık atmosfer gidişi daha da tehlikeli bir duruma sokuyordu. Zifirî karanlıkta sıkıntılara düşen ve biraz olsun frene dokunma ihtiyacı hisseden insan, alaca karanlıkta bu fren duygusunu tahrik eden sıkıntıları da hissedemez hale geliyordu.


Cennet ve cehennem akla geldiği zaman İblis "sen zaten mü'minsin" diyordu. "İbadet, ubûdiyet şarttır" dendiği zaman "daha mühlet çok" diyordu. Hem zaten "Allah yeterince affedici" idi! Zat'ı Akdes ise "sakın İblis sizi Allah'a güvendirmekle aldatmasın"( diyerek dikkatleri İblis'in ikinci tip hilesine, yani sağdan yanaşma riskine çekiyordu. İnanan insanın 'yumuşak karnı' kabulleriydi. İblisin inanan insanlar açısından belki de en can alıcı vuruşlar yaptığı yer bu alaca karanlık atmosferin oluşumunu sağlayan kabullerdi. İnancını sorgulamadan ona sırtını yaslayan insanın sırtı, İblis tarafından yere getiriliyordu.


Üstüne üstlük insanın bulunduğu zemin hayır ile şerrin, doğru ile yanlışın karışımıyla oluşturulmuştu. Eğer daha önce bir zihin egzersizi yaşanmamışsa, ilk bakışta doğru ile yanlışı, hak ile batılı birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansızdı. Özellikle bu içerisinde bulunduğumuz zamanda hak ile batıl, doğru ile yanlış neredeyse tamamen yer değiştirmişti. Zekat vermek enayilikti artık, faiz isi helaldi. Hırsızlık ganimetti, işini bilenin işiydi. "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" diyen peygamberin ümmetinden bir güruh, "acıma! Acınacak duruma düşersin" gibi bir deyim üretmişti. Yardımın ve feragatın en temel prensiplerinden biri olması gereken İslâm'ın bu asırdaki temsilcileri, artık kendilerini 'yükselmek için tepelemek' mecburiyetinde hissediyordu. Doğru itibar görmüyordu artık. Yalan ise meşru addediliyordu.


İnsanın bu yer değiştiren gerçeklerle sanrıları, yalanları; doğrularla yanlışları, birbirinden ayırt edebilmesi için; yani gerçekleri tam olarak fark edebilmesi için, aklını vicdanının ve vahyin ışığında kullanması, düşünmesi gerekiyordu. Uyanması ve düşünmesi.. İşte bu iki şeyi iptal ettiği zaman iblis istediğini elde etmiş olacaktı.


Zaman sınırlıydı.. Uykularda geçen zaman ise yokluğun bir başka tarifiydi .. Düşünülmeden geçirilen zamanın ise yokluktan hiçbir farkı yoktu... İblis'in bu dehşetli kıyımından yakayı kurtarmak için bu yattığımız ölümcül uykulardan uyanmak şimdi elzemdi..


Boşa geçirilecek zaman yoktu.. uyanmak gerekiyordu.. Uyanmak ve düşünmek, neyin ortasında olduğumuzu...

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 3:28 pm tarafından Destiny

Başörtüsü ve Dayak

Hem meslek lisesi mezunu, hem başörtülü, hem yoksul ve hem de özürlü bir öğrenci düşünelim. Yok mudur? Vardır. O çocuğun, Babalar Günü’nde ÖSS’ye gireceği salona, babasıyla birlikte geldiğini tahayyül edelim. Olamaz mı? Olur. Kızımız, diyelim sağır olsun. Megafondan, başörtülü adayların sınava alınmayacağı anons ediliyor...


Babalar Günü’nde Öğrenci Seçme Sınavı yapıldı. Herkese geçmiş olsun. Allah beterinden saklasın.

Bu sınavı kazanabilmek için, çocukların dershanelere gitmeleri gerekiyor. Dershaneye gitmenin, bir tek öğrenci için ortalama maliyeti 2,5 milyar TL.

Öğretmenlerin, yaklaşık yüzde 60’ı, dershaneye gitmeyen öğrencinin ÖSS’yi kazanmasına ihtimal vermiyor.

Yoksul ailelerin çocukları korkuyor. Boyunları bükük. Dershanelere verecek milyarları yok. Liselerde eğitim, öğrenim çökmüş halde. Çocuklar Türkçe’nin inceliklerini öğrenemiyorlar mesela. Anlatım bozuklukları, fiil çatıları, nesne yüklem uyuşmazlığı, edatlar, anlam daralması, tecahül arif, dolaylı tümleç, ünlü romancılar, yedi meşaleciler... hepsi birbirine karışmış, hepsi yarım yamalak...

Yoksul kardeşlerimizin derdi büyük. Eve ekmek getirecek, iş güç sahibi, okumuş, saygın insanlar olmak istiyorlar. Olmuyor, olamıyor.

Zengin aileler, çocukları için 2,5 milyar dershane ücretinin çok üstünde harcamalar yapabiliyor. Özel dersler aldırıyorlar. Beslenmeye dikkat ediliyor. Bu çocukların sınava gireceği derslikler kontrol ediliyor, klima yoksa, Baba, Babalar Günü’nde çocuğunun ÖSS’ye gireceği sınıfa klima taktırıyor...

Dershanesiz bu iş olmaz deniliyor. Bunu herkes söylüyor. Dershaneye gidemeyen, parası yetmeyen, çıkışmayan ailelerin çocukları kahroluyor. Para yoksa istikbal de yok demek... Hayata, topluma, devlete, iktidara derin bir güvensizlik başlıyor. Psikolojik savaş, psikolojik defans, psikolojik infilak... başlıyor. Sistem, yoksulların hayatını istimlak ediyor, dozerler, yoksulların kalbinde yıkıma başlıyor...

Zenginlerin çocukları, dershaneye gidiyorlar, hepsi rahat. Kazanamasalar bile özel üniversiteye puanları da, paraları da yetiyor. Onbinlerce doları şak diye ödeyebiliyorlar. Milyarların varsa, dolarların varsa, eğitim sisteminden iltifat görüyorsun. Teşekkür, takdir alıyor, diploma, rütbe, koltuk, alkış alıyorsun...

Sağlık Bakanlığı, ÖSS öncesi öğrencileri uyarıyor: “Balık, et, yumurta, fındık, fıstık ve ceviz, uyanık kalma ve enerjinin tamamen kullanılmasını sağlar, beyin hücrelerinin çalışmasında önemli rol oynar. Sınavda suyun yanı sıra sıkılmış meyve suyu tüketmek konsantrasyonu artırır.”

Üç tarafı balıklarla çevrili ülkemizde, bir akvaryum güzelliği içinde yaşayanların beynine ÖSS sırasında oksijen gidecek. Çünkü onlar et, balık fındık ceviz... ne bulsalar yiyecekler. Taze meyve suları içecekler, oh çekip, doğru şıkkı işaretleyecekler. Peki ya aylarca et yiyemeyen milyonlarca insanın hali ne olacak? Charles Darwin, sınav salonlarında gözetmenlik, gardiyanlık yapıyor!..

ÖSS’ye başörtülü öğrenciler alınmadı. Başörtülü çocuklarımızın bir diploma, bir meslek, bir hayat, yuva, barınak, aile, itibar, sigorta, prestij, çorba, balık, et, fındık, fıstık, ceviz sahibi olmaları resmen engellendi. Başörtülüler zaten yoksul iseler mesele yok; zengin iseler, yoksulluğa, kimsesizliğe, sahipsizliğe doğru biraz daha itildiler.

Meslek lisesi mezunlarının bilgi ve becerileri yine cezasız bırakılmadı. Bu arkadaşlarımız, doğru cevabı verdikleri halde, doğru puanı alamadılar. ÖSS’nin anlamını ve önemini yokeden bu uygulamadan yine vazgeçilmedi. Doğru cevabı verenler arasında ayrım yapıldı. Hak hukuk ihlali ÖSS’nin tradisyonal, pedagojik totalitarizminin başlıca pratiği olarak öne çıktı...

ÖSS’ye giren özürlü [engelli, sakat, özel] kardeşlerimizin, üniversite adaylarına oranı binde 1’den az. Özürlü gençlerimizin pek azı üniversite öğrenimi görebiliyor.

Hem meslek lisesi mezunu, hem başörtülü, hem yoksul ve hem de özürlü bir öğrenci düşünelim. Yok mudur? Vardır. O çocuğun, Babalar Günü’nde sınava gireceği salona, babasıyla birlikte geldiğini tahayyül edelim. Olamaz mı? Olur. Kızımız, diyelim sağır olsun. Megafondan, başörtülü adayların sınava alınmayacağı anons ediliyor. Kız duymuyor. Babası, devletin yaptığı anonsu, çocuğuna tercüme ediyor: “Kızım... diyorlar ki...”

Şimdi soralım:

Yukarıdaki cümle, en uygun nasıl tamamlanır?

a] adaylara sıra dayağı çekilecekmiş.

b] okula bomba konmuş, derhal kaçmalıymışız.

c] Avrupa Birliği’ne girmişiz, sınava gerek kalmamış.

d] Puanını kırıp seni yüzüstü bırakmadan önce sertçe aşağılamak istiyorlarmış. ne denir nasıl analtılır ?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

avatar

Mesaj Bir Çarş. Ağus. 25, 2010 4:11 pm tarafından Destiny

Geçmişte yapılan hataları affetmeme hastalığımız

Müslümanların modern hayatın etkisi altına girmesiyle vahiy merkezli anlayışlar dumura uğratılıp her şey karşı seküler bir bakışın hakim olması ile beraber çok değerlerimiz kayboldu.

Önlerinde bir örnek hayat olan Peygamber hayatı ve onların her zaman okudukları kitap Kuranı kerimde bu değerler özellikle emredildiği halde böyle olmaları bu egoist ve seküler anlayışın ne kadar önemli derecede olduğunu göstermektedir…Hatta günümüz İslam Dünyasının bu sefalet içinde olmasının en büyük etkeni bunlardır.Zaten Hadislerde söylemiyor mu Dünya sevgisi sizi sefil hale getirir diye…

İşte bu kaybettikleri en önemlideğerlerden biride Affetme meselesidir.

Teoride tüm Müslümanlar afetmenin sevabı üzerinde dururlar…Dünya sevgisinin kalbe zararlarını ele alırlar…Benciliğin kötülüğünü anlatırlar..Ama iş uygulama alanına gelince her şey değişmektedir..

Halbuki çoğu vahyin denetiminde olan Peygamberler dışında her insanı hata işleyebileceğinin şuurundadırlar.Ama hata işledikten sonra ne yapılmalı..Orada kaybediyorlar..İşte efendimizin hayatı nasıl affettiği ortada..Mekke fethindeki affetmesi örnek olarak yeter ve artar bile..Nice İslam büyükleri de bunu yapıp birçok insanın kalbini iman sevgisiyle doldurdular.

Günümüze baktığımızda belki genel halkta bu özelliğin zayıf olması cehaletinde etkisi ile beraber normal karşılanabilir..
Fakat İslami tebliğe soyunmuş,davetçi kimliğine bürünmüş ve irşad makamna geçmiş Müslümanlarda bile bu özellik gitmiş..İşin korkutucu tarafı da bu…Ben merkezli düşünceler onuruma dokundu kelimeleri bahane edilerek birbirlerinden kopmaya ve Allahın dinine hizmet etmeye ara vermeye bile sebeb oluyorlar..

Günümüze aylarca hatta yıllarca beraber İslami hizmette bulunanlar bir hataya karşı hem hizmeti bırakır hemde başka bir günah olan Müslüman kardeşinden alakasını kesmek günahına girebilmektedir..Hatta alakasını kesmeyen müslümanı saf ve beklide gurursuz görürler..Gurur..Kime karşı gurur olunur bilmiyorlar ki..Müminler birbirlerine karşı alçakgönüllü kafire karşı oda sırf dini için gururlu değil miydi?

Allahın dinine hizmet çocuk oyuncağı değildi..Ama o hale getirilmeye gidiliyor..Herşeyin başında nefsi istekler..Nefsi arzular İslam kardeşliğinin fedakarlığın sevginin merhametin affetmenin önüne geçmiş.Ondan güvensizlik hayatımıza girmiş durumda..

Ahir zaman insanlardan fazla beklenti içine girmemeli ..Vahiy iklimi yok..Cehalet bulutları hatamızı çepeçevre karartmış durumda..Beraber bir arada bu dine hizmet edilerek birçok iş yapılacak iken hafifi bir nefsani gururu buna feda edenler…Aslında nasıl bir kul ve kamu hukukuna girdiğimizin farkında değiliz..Sadece mal çalarak veya gıybet ederek kul hakkı yemiyoruz..Çok yerde nefsimizi başköşeye koyarak çok haklara giriyoruz..

En önemli hakta Müslüman kardeşlerimizi affetmemek..Onları sormamak..Şeytanın desiselei ile ondan bıktığını ifade etmek..Nefsi efsunlarla güvenmediğini söylemek…

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz